Siverek SonHaber - Siverekin Güncel Haber Sitesi
 » 
Bilim öğrenmek mi, bilim yapmak mı?
a aa
26 Aralık 2017 12:17
Misafir Yazar
Misafir Yazar Bilim öğrenmek mi, bilim yapmak mı?

Bilim, genel geçerlilik ve kesinlik özelliklerini gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi açıklamasının yanı sıra belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belirli bir amaca yönelik bilgi edinme ve sistemli araştırma süreci açıklaması da bulunan ve çeşitli tanımları ve açıklamaları olan bir ölçüdür.  Elbette ki bilim, bu kısa tanımla açıklanabilecek kadar basit değildir. Bundan ötürü aşağıdaki açıklamayı okumanızı öneriyor, “bilim öğrenmenin” ve “bilim yapmanın” ne olduğunu belirtmeye çalışıyoruz.

Yeryüzünde çoğu insan bilim öğreniyor. Bilim öğrenerek unvan, makam mevki sahibi de olunuyor, ama ne yazık ki bu “bilim öğrenenlerin” %10’u ancak ve ancak “bilim yapıyor.” Zaten “bilim öğrenenlerin” çoğu da “bilim yaptığını” zannediyor. Bilimin nasıl ve hangi yöntemlerle yapıldığını anlamak/kavramak bilimin en önemli aşamasıdır. Ancak “bilim yapmak”, yeni hipotezler, kuramlar gibi daha önce hiç kimse tarafından yapılmamışı savunmak ve ileri sürmektir. Bilim öğrenmek ise daha önce yapılmış olanın nedenlerini tekrar hatırlamak ve bunun doğru olduğunu kendi çalışmalarıyla tekrar kanıtlamaktır. Bu açıdan ülkemizde ve dünyadaki bilimsel çalışmalara bakıldığında “bilim öğrenin” çok, ancak “bilim yapanın” az olduğu görülür.

“Bilim öğrenmek”, “bilimin nasıl yapıldığını ifade etmek” kolaydır. Ancak “bilim yapmak” ve “yaptığı bilimle” birine veya birilerine yol göstermek ve bu şekilde bilimin öğrenilmesini sağlamak en zor olandır. Bunu, dünya üzerinde yaşayan ve bilimle uğraşanların ancak %10’u yapar. Geriye kalan diğer bilimle uğraşanların %90’ın bilim hayatı, bilimi öğrenmek ve daha önce yapılmış bilimin sonuçlarını tekrarlamakla geçer. Acaba toplum, ülke olarak kaç kişi “bilim öğreniyoruz” ve acaba kaç kişi “bilim yapıyoruz” Genel olarak üniversitelerin farklı fakültelerinde ve yüksek okullarında bilim öğrenen ve öğretenlerin çok olduğu herkes tarafından bilinir. Ancak, “bilim öğrenenlerin”, “bilim yapma” aşamasına geçip geçmediği muammadır. Çünkü, “bilim yapmak”, yeni bir şey ortaya atmak, yeni bir şey ileri sürmek, evrensel olana katkı sağlamak ve bir nebze de olsa var olanı ileriye taşımaktır.

“Bilim öğrenenlerin” en acı gerçeği “bilim öğrenenin/öğrenenlerin”, “bilim yaptığını” zannetmesi ve birilerini bu düşünceyle yetiştirmesidir. “Bilim yapmak” doğadır. Bilim yapmak ölçüdür. Yeryüzünde bilimle uğraşanların %10’u bu doğa ve ölçüye sahiptir.

Toplum olarak Türk tarihinde “bilim yapmış ve yapan” ender birkaç şahsiyet vardır. Bu şahsiyetlerin dışında “bilim yapmış veya bilime yapan” sıfatını birilerine kullanmak “bilime” hakarettir.

Bundan sonraki açıklamalar Dr. Selim Yıldız’a aittir.  (Yazarın “Adam Olmadan Bilim Olmaz: Aydın ve Şahsiyet Sorunu” yazısından) Yıldız konuyla ilgili şöyle açıklamalarda bulunmaktadır:  “Kendine bilim adamı süsü verip her tarafa kırıtan ve poz veren şarlatanlar ise az gelişmiş ülkenin taze soğanını temsil eden kötü birer tablodan ibarettir. Diğer yandan bir zamanlar başörtüsü yasağını savunan özgürlük düşmanlarının insan kılığında dolaşması ise ayrı birer aymazlık ve arsızlıktır. Devletin insanlık ve bilim adına ayırdığı paraları üniversitelerde bilim adamı kisvesi altındaki simsarlar, projeciler heba ediyorsa bunlar ve bunlara zemin hazırlamış olanlar özellikle incelenmeli ve gereken yapılmalıdır. İlkokul düzeyinde ders anlatan ve üniversiteyi ilkokul seviyesine indiren sözde öğretim elemanları, doktoralılar, ruh hastası sözde prof.lar ise kapanmaz yaralarımızdır. Biz cesaret, irade ve zekâyı kendinde toplamış adama “bilim adamı” diyoruz. Adam diyoruz. Adam olmadan bilim olmaz.”

Türk toplumunun ve dünyanın ender düşünürlerinden/sosyologlarından Cemil MERİÇ’e göre ise;  bilim insanı/“aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi, aydını yapan: uyanık şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs”dür.

Bu yüzden Allah Kur’an’da birçok ayetin sonunda aklınızı kullanmıyor musunuz? Düşünmüyor musunuz? şeklinde nazikçe uyarmakta ve yol göstermektedir. “İbnülemin Mahmut Kemal’in tarifi ile atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan Hüseyin Nihal Atsız ise Türkiye’de “aydın” konusunda çok cüretkâr ve keskindir. Atsız şöyle demektedir:

“…Türkiye’de imhası vacip olan yegâne unsur münevverlerdir. Bunlar cemiyetin şirazesini bozarlar. Ahlâksızlar ve hırsızlar, rüşvet alanlar bu sınıftan çıkarlar. İltimas bunlar arasında caridir. Muhtelif vesilelerle vatana ihanet eden bunlardır. Bunlar biraz okumuş oldukları için filân feylesofa veya falan âlime, terbiyeciye istinat ederek Türk cemiyeti için zararlı olan yeni birtakım felsefeleri neşretmekten geri durmazlar. Bu menfaatçi münevverler zahirde beşeriyeti veya bir prensibi müdafaa ediyor gibi gözükürler. Hakikatte müdafaa ettikleri kendileri ve kendi menfaatleridir. Dikkat edin: Bir münevver askerlik ve harp aleyhtarı mıdır, muhakkak korkaktır. Komünist midir, muhakkak cepleri boş bir gayrı memnundur. Hâlbuki bu efendilerin çoğu memnun edildikleri takdirde fikirlerini değiştirebilir ve yeni fikirlerini de eskileri kadar kuvvetle müdafaa edebilirler. Çünkü dünyada birbirine zıt olan birçok şeyler aynı kuvvetle müdafaa edebilir. Dün eski lisanı ve edebiyatı müdafaa edenlerin bugün açık Türkçe taraftarı olduklarını, dün hilafetçi ve İslamcı olanların bugün milliyetperverliği kimseye vermediklerini, dün padişahçı ve hakancı olanların bugün cumhuriyetçi kesildiklerini ve dünkü mesleklerini ne kadar kuvvetle müdafaa etmişlerse bugünkü mesleklerini de o kadar kuvvetle müdafaa ettiklerini görüyoruz.”

“Türkiye’nin gelecek dönemlerde daha rahat nefes alması ve istikbali ipotekleyen aydın-münevver tipinden kurtulması için en başta da ifade ettiğimiz gibi üniversitelerden işe başlanmalıdır. Bilginin ve aydınlanmanın yeri olması gereken kurumlarda bilgi güncellenmeli, toplumun ve insanlığın sorunlarına çareler aranmalıdır. Öncüler yetiştirmeyen kurumlar devletin hayatını kısaltmaktan ve toplumu yok etmekten başka bir işe yaramazlar. Türkiye’de hangi üniversiteler ve hocalar toplum için modeller belirlemiş, toplumun hangi sosyolojik sorununu çözmüşlerdir? Türkçe konuşup hitap edemeyen bir Türk aydını veya üniversite hocası olabilir mi? Ne yazık ki üniversiteler bu tip elemanlarla doludur. Türkçe konuşamayan öğretim üyeleri kendini algılamaktan çok uzaktadır. Algı olmadığı için kendini tanımlamaktan da çok uzaktır. Bu yüzden bu topraklara karşı sorumsuzdurlar.”

“Aydın yetiştirebilmemiz için gerçek manasıyla âlim, şair ve düşünce adamlarına ihtiyaç bulunmaktadır. Duygular köprüyü geçene kadar samimi ve haddini aşanlar haddinden fazla ise işimiz zor. Ancak Abdülhak Hamit’in “Öyle bir şiddet-i tasmim ile çıktım ki yola/Karşıma çıksa eğer seng-i mezarım, dönmem” dizesiyle işe başlar hak bildiğimiz yoldan Pir Sultan gibi “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” düsturuyla yürürsek bu zorlu yolda, Büyük Türkiye rüyasında yol almış olacağız”.

İbrahim DOYUMĞAÇ

Bu habere hiç yorum yapılmamış.

GÜNÜN HABERLERİ

KÖŞE YAZARLARI

baslik

EN ÇOK OKUNANLAR

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.