Siverek SonHaber - Siverekin Güncel Haber Sitesi
 » 
Fotoğrafsız Bir Yazı
a aa
03 Haziran 2016 12:52
Armanc Aşiran
Armanc Aşiran Fotoğrafsız Bir Yazı

 

 

 

 

“İçimde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman.”

 

 

-Nazım Hikmet RAN-

 

 Yağmur aniden bastırdı.

Eve “kaçmak” zorunda kaldım.

Oysa sabah hava hiç de öyle kötü falan değildi. Hatta güneşliydi.

Kapıyı açıp içeri girdiğimde, her zaman olduğu gibi gözlerimi karşılayan ilk şey çalışma masam ve sandalyem oldu.

Dağınık masamda ağzına kadar dolu kül tablası, yarım kalmış cezaevi mektupları, kapakları tozlanmaya yüz tutmuş birkaç kitap ve bir türlü tamamlayamadığım, sanki kenarlarını farelerin kemirdiği, papirüs kâğıdını andıran  “Bir Tanrı Neden Susar” adlı “Didaktik” şiirim buruşuk sayfalarıyla öylece duruyorlar.

Dışarda yağmur bütün şiddetiyle yağıyor…

Hafiften yakası ıslanmış ve buruşmuş Trençkotumu askılığa asıp, masama doğru ilerliyorum.

Az sonra sandalyeye oturdum.

Şakaklarımda damarlarımı sızlatan bir acı…

Diş ağrısı gibi zonkluyor.

Aklımda bir şeylerin olduğunun bilinciyle ama bir o kadar da bilinçsizce masamın çekmecelerini açıp karıştırıyorum; bir şeyleri aramaya koyuluyorum.

Diplerde eski bir fotoğraf karşıma çıkıyor.

Şaşırıyorum.

Elime alıp uzun uzadıya bakıyorum.

Uzun zaman önce çekmiş olduğum ve sanırım şuursuzca çekmeceye koyup unuttuğum bir fotoğraf.

Hani, bazen müdahale edemediğimiz o keskin, berrak duyguların ansızın beynimizin sol lobuna tıpkı bir kemirgen gibi saldırması, bizi hiç olmadığımız acılarla, anılarla baş başa bırakması olur ya, işte o anlardan birine bir Sıtmalı gibi yakalanıyorum…

Fotoğrafı masanın üzerine bırakıp, trençkotumun sol cebinden çıkarttığım sigara paketinden, ıslanmaya yüz tutmuş sigaralardan birini alıp dudak aralarıma sıkıştırıyorum.

Zippo benziniyle çalışan metal kibritimi ilk çakışta yakıyorum.

Islak sigaramın ağzını ateşe dayayıp, çektiğim ilk dumanda sigarama sinen benzinin tadını daha bir tatlı alıyorum.

Perdeyi yana çekip, pencereden yağan yağmuru izliyorum.

Pencereyi açıyorum; yüzümün derisine yapışan su damlacıklarını hissediyorum…

Öğlen olmasına rağmen hava öylesine kasvetli ki, bir akşamüstünü andırıyor.

Trafik, ışık cümbüşünde akıyor.

Arabalar farlarını yakmış, bir yerlerden bir yerlere gidiyorlar…

Anılar, sokak başında sevdiğini bekleyen çocuklar gibi, arada bir başını çıkartıp bana bakıyorlar…

Geçmişe dalıp gidiyorum…

İyi anımsıyorum, “bu” fotoğraf böyle bir havada çekilmişti, Siverek’te…

Bir öğlen sonrası Melik ağabeyle…

Geziyoruz.

Hava yine kapalı; birazdan yağmur ha yağdı ha yağacak…

Soğuk bir esinti yalayıp geçiyor kirpiklerimizi.

Kentin kaldırımlarını, sokaklarını arşınlıyoruz…

Önce Sedat’ın Kahvesine ardından da Kışla Mahallesinin “o” meşhur kahvesinde soluklanıyoruz.

Kahvenin tam orta yerinde eskilerden bir sac soba.

Alev, tırnaklarıyla sobanın çinkodan sacını resmen kızıla çiziyor her öfkelendiğinde…

İçeriye gir çık yapanların, kapıyı her açışlarında dışarıdan içeriye taşıdıkları toprak kokusu sobanın isiyle birlikte ciğerlerimize iniyor…

Tütün tabakalarının takı-tıkısı tespih şakımalarına karışıyor…

Melik ağabeyin ilk defa “arada bir” yüzü gülüyor; sohbet tatlı, insanlar tatlı…

Camekânın öte yüzünden Mehmet Uzun Caddesi’ne doğru akan trafiğe arada bir gözüm takılıyor…

Bu fotoğraf “o” gün çekildi.

Tarihini hatırlamıyorum; fakat o günün benim için önemli ve unutulmaz bir “zaman” olduğunu gözlerime ve kulaklarıma “düşenlerden” ve bir daha “Acaba ne zaman Melik ağabeyle yan yana geleceğiz?” dememden anlıyorum.

Bir kış mevsimiydi.

Gökyüzü damarlı bulutlarıyla birazdan yağmuru yeryüzüne boşaltacaktı…

Her güzel anın acı bir sonu vardı.

Tüm güzel zamanlarda “saatlerin” pek bir önemi nedense hiç olmaz ve zaman su gibi akıp gider…

Ayrılık zamanı gelmişti elbette.

Ben ayrılıkları sevmem.

Çünkü her ayrılığın yüzü aynıdır; buruşuk ve çaresiz.

Bilirsiniz ki bir dahaki kavuşmalar uzun süre sonra olacak.

Bilirsiniz ki, eski, kara bir trenle uzak diyarlara yolculuk yapacaktır ruhunuz.

Ama mecburduk.

Vedalaştık.

Ben, kentin kalabalıklaşan yalnızlığına doğru ürkek adımlarla yürüdüm.

Sol cebimde kehribar taşı, sağ elimin parmak aralarında Çelikhan tütünü vardı…

Bedenimde tatlı bir yorgunlukla adımlarımı biraz daha hızlandırmıştım…

Yağmur gittikçe şiddetleniyordu…

Kekremsi bir hüzünle dudaklarım birbirine çarpıyordu…

Az önce bir kahvedeydik ve Melik ağabey arada bir gülümsüyordu.

Kahvenin ortasındaki sacdan soba öfkeliydi…

Siverekteydim…

Evime gidiyordum, yağmurlar eşliğinde…

İçimden, “Buluşacağız yine, koca yürekli adam” diyordum.

Oysa şimdi Maraştayım.

Bir pencerenin kenarında, ağzımda sigaram, yağan yağmuru seyrediyorum…

Hava soğuk.

Masamda eski bir fotoğraf.

Ve, dışarda yağmur tüm şiddetiyle yağmakta…

Melik ağabey ne yapıyordur şimdi?

Siverekte midir?

Sahi, bizim oralarda da yağmurlar başlamış mıdır?

Yoksa, gökyüzünde portakal tazeliğinde bir güneş, kuş cıvıltılarına eşlik mi ediyor şimdi?

fotografsiz-bir-yazi

Bu habere hiç yorum yapılmamış.

GÜNÜN HABERLERİ

KÖŞE YAZARLARI

baslik

EN ÇOK OKUNANLAR

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.