Siverek SonHaber - Siverekin Güncel Haber Sitesi
 » 
İçimizde Eriyen İglolar…
a aa
25 Mayıs 2016 16:46
Armanc Aşiran
Armanc Aşiran İçimizde Eriyen İglolar…

 

 

 

 

Bazen buzdan, sert bir dağ kütlesi içimizde oluşuverir.

Nasıl oluştuğunu bilmeyiz.

İçimizde bu sert, buzdan dağ kütlesiyle dolaşır, o dağ kütlesinin üzerine hiç erimeyecekmiş gibi ve hep yerinde kalacakmış gibi “iglo”lar inşa eder, içini de bir güzel “süsleriz.”

Yaşamımızı kurduğumuz iglolar belirlermiş gibi yaşarız.

O kristalize ve sert evlerin aldığı şekil ile biçimlendiğimizi, onunla birlikte “kendimiz” olacağımızı sanırız.

Böyle düşünürüz.

Oysa “gerçek”, buz dağındaki sertliğin yumuşamasıyla gittikçe “yüzeye” çıkar.

Anlarız ki ellerimizle büyük emekler vererek inşa ettiğimiz evimiz yavaş yavaş yok olmaktadır.

Çünkü dağımız erimekte, koca okyanusun diplerine doğru kayıvermektedir.

Koşulların belirleyici olduğunu; okyanusun, rüzgârın, güneş ışınlarının geliş açısının, havanın sertliğinin önemini zaman geçtikçe anlarız.

Önce duvarlarının kardan dehlizleri gittikçe birleşir; eriyen kar kalıpları bir bütün halinde düzleşerek ve aynı zamanda daha girift bir hale gelerek içe doğru kayar.

Kavisten çatımızda damlamalar ve hafiften çatırdamalar olur.

Ve anlarız ki coşkuyla ve şevkle hazırladığımız bu ev, birazdan başımıza yıkılacaktır.

Birazdan-belki hemen, beki az sonra- altında kalacağımız bir “gömütün” içerisinde hapsolduğumuzu, küçük bir kıpırdanışımızla birlikte bu gömütün mezarımız olacağını biliriz.

Hep dışarıdan bir yerlerden güçlendirmeye çalıştığımız şeylerin aslında içeriden bir yerlerden de güçlendirilmeye muhtaç olduğunu görmek istemeyiz.

Evimizi yaparken bir şeyleri gözden kaçırdığımızı, eksik bıraktığımızı ve aslında asıl olanın o kaçırdığımız, eksik bıraktığımız şey olduğunun farkına varmamız denklemi değiştirir.

İşte tam da “burada” İgloların “ince” bir özelliği vardır.

Onların bir “ilk” bir de “son” kapısı olur.

İlk kapısı pek önemsizdir dıştandır, son kapısı ise asıl kapısı olarak karşımıza çıkar ve evin altındaki kar kazılarak yapılır.

Bu sayede İglo’nun yalıtımı tamamlanır ve sağlamlaştırılır.

Yani sadece dışarının acımasız koşulları onu “yıkmaz”. Aynı zamanda onu, içeride bir yerlerde yaptığımız “eksiklik” yıkar.

Hayatımızla birlikte ömrümüzün sonuna kadar taşıyacağımızı sandığımız bu evler, aslında bizim “güven sığınaklarımız” olarak karşımıza çıkar.

Güven sığınaklarımız, tıpkı o buzdan dağ kütlesinin üstünde kendi ellerimizle yaptığımız iglolar gibi, içimizde sert ve buzdan “güven” dağıyla gezerken, o güveni oluşturmak için bin bir türlü emek verdiğimizi, o emeğin her şekilde bozulmamasını öyle çok isteriz ki.

Fakat yanılırız.

Bazen dışarıdan bir yerlerden bir şeyler dokunur evimizin yüzeyine, tıpkı ışık, rüzgâr, havanın sertliği gibi…

Bazen ansızın “içeriden bir yerlerden” bir şeyler ansızın darbeler bizi; eksik kaldığını bilmediğimiz bir şeyler…

Güven de böyle bir şeydir.

Tıpkı ”iglolar” gibidir.

Ve güven, tıpkı Tolstoy’un o pek bilinmeyen, zamanın sansürlü ve yasaklı kitabı “Kroyçer Sonatta” tüm “ihtişamıyla” karşımıza çıkar.

Kitap, Tolstoy’un ruhsal kriz zamanlarında yazdığı, evlilik kurumunun şiddetli “güvensizliğin ve kıskançlığın zamanı” içerisinde bir İglo gibi eridiğini anlatır.

“Kadınlarla erkekleri birbirine bağlayan o duygusal ve cinsel bağın Tanrı’dan ne kadar uzak ve acı verici olduğunu bütün öfkesi ve açık sözlülüğüyle bu kitapta dile getirir Tolstoy ve bir adamın, içinde büyüttüğü kıskançlık duygusuyla nasıl karısını öldürecek hale geldiğini anlatırken, hem kendi kendisi, hem insan doğası” üzerine derin analizler yapar.

Kitabın kahramanı Pozdnişev bir tren vagonundaki küçük kompartımanda birbirleriyle “evlilik kurumunu” konuşan birkaç kişinin arasında, kulakları, “ipleri elinde tutmaya çalışan”, kompartıman ahalisinin düşüncelerini bastırmaya ve “modern hukukun ilişkiler üzerindeki” etkisinin tartışmasını yapan Avukat bir bay ve Kadının sözlerinde, arada bir kendisi de pratiği olmayan bir ilişkiler söylemine inceden inceye katılarak, gerçeğin kendisine hafifçe dokunmakta ve ortamın büyüsünü bozmaya çalışmaktadır.

Konuşmasının bir yerinde, “Pozdnişev’im ben. Sözünü ettiğiniz o kritik anı yaşamış, o anda karısını öldürmüş Pozdnişev benim.” deyiverir.

Bütün kulaklar tıpkı gözler gibi üstüne kilitlenir.

Herkes biraz korkudan olsa gerek ve biraz da “işi bitenin indiği” kompartımanın sessizliğinden, köşelerine çekilirler.

Pozdnişev, akşam karanlığının gittikçe kompartıman koridorlarına hâkim olmaya başladığı anda, kitapta ismini bir türlü öğrenemediğimiz “kişiye” başından geçenleri anlatmaya karar verir ve güvenin zaman içerisinde nasıl da “eriyip” öldürücü bir zehre dönüştüğünü “isteyerek ve heyecanla” konuşmaya başlar…

Başından geçenleri anlatırken eski, kahvemsi redingotunun cebinden arada bir sigarasını çıkartır ve koyu, şekersiz ve soğuk çayını yudumlar…

Demir çınlamasını andıran sesiyle etkisine aldığı “dinleyiciye” karısını anlatırken arada bir de bedeni sanki geçmişi tekrardan yaşıyormuşçasına durmadan kasılır durur…

Karısına olan aşkını bir “av”a benzetir.

“Niçin tehlikeli oyunlar yasaktır toplumumuzda da, kadınların erkeklerde cinsel tutku uyandıran giysiler giymeleri yasak değildir? Oysa bu giysiler o tür oyunlardan binlerce kez tehlikelidir!” der çekinmeden.

Karısının kendisini “sanayi toplumunun elbiseler aracılığıyla kadında yarattığı aşırı dişilliğinin” bir kurnazlığı, dürtüselliğinin de bir uyarıcısı olarak avladığını, onu kandırdığını ve kendine bağladığını açık bir şekilde dile getirir.

Ona göre kadın bedeni, bir tür “dürtü” uyandıran şık elbiselerle “süslendirilmiş” bir tuzaktır.

O, bu tuzağa düşmüş bir “kurbandan” başka biri değildir.

Ve,öncesi kurban olduğunu bilmeden, içinde gittikçe oluşan soğuk, sert bir buz dağının tam tepesine bir “ev” yapma hayalleriyle hayatını yaşamaya çalışmıştır.

Aslında “o anlarda” karısına güvenmiş, onun için bir iglo yaratmıştır beyninin bir köşesinde.

O evi kurar.

Güveni oluşturur.

Ama balayından sonra bir şeyler ters gitmeye başlar.

Küçük bir kıvılcımla bir şeylerin değiştiğini hissetse de, aldırmaz.

Evini yanlış bir dağın üzerine kurduğunun korkusuna kapılmaz ilk zamanlar.

Düz bir “tartışma” olarak geçiştirir yaşananları.

Çünkü,“Bu ilk tartışmamızın üzerimizdeki etkisi korkunç olmuştu.” der.  “Ben tartışma diyorum, ama aslında bu, aramızda gerçekte olan uçurumun ortaya çıkmasından başka bir şey değildi. Cinsel doyumdan sonra aşk bitmişti. Birbirimize duyduğumuz gerçek duygularla kalmıştık birbirimizin karşısında… Yani karşısındakinden yararlanarak kendine elden geldiğince çok haz edinmeyi amaçlayan, birbirine tam anlamıyla yabancı iki bencil kişiydik… Aramızda geçen bu olaya tartışma dedim ama, aslında bir tartışma değildi, cinsel isteğin sona ermesi sonucunda ortaya çıkan aramızdaki gerçek ilişkiden başka bir şey değildi. Bu soğuk, düşmanca ilişkinin bizim normal ilişkimiz olduğunu anlayamıyordum. Anlayamıyordum, çünkü bu düşmanca ilişki ilk zamanlar, çok geçmeden yenilenen cinsel istekle, yani tutkuyla bizden gizleniyordu.”

Böyle düşünür Pozdnişev.

Yenilenen bir sonraki cinsel isteğe kadar, tutkuların diplerde bir yerlerde saklı kaldığını, güvensizliğin ve kıskançlığın yüzeye çıktığını, olaylara ve yaşamına hâkim olduğunu ve bu durumun da sönükleşmeye başladıktan sonra “yeniden” istek durumunun değiştiğini, sertliğin, kabalığın ve nefretin cinsel isteklerin altına doğru kaydığına inanır.

Fakat tıpkı hepimiz, güven üzerine hep düşünüp yanıldığımız gibi, o da bunda yanılır.

Pozdnişev, “Tartıştık, barıştık, artık bir daha öyle bir şey olmayacak diye düşünüyordum. Ne var ki, o ilk tatlı anlar çabucak geçmiş, gene doyum dönemi başlamış, gene birbirimiz için gereksiz olmuştuk. Gene tartıştık. İkinci tartışmamız birincisinden daha çok sarstı beni.” der hikâyesinin bir yerinde.

Her tartışmayla sivrilen öfkesi gün geçtikçe koca bir güvensizlik ve kıskançlık bataklığına saplar ruhunu…

Zaman geçer ve çocukları olur…

Başka bir zaman, karısının doğan ilk çocuğunu emzirmesi, sağlığı açısında “zararlı” olacağı, bebeği sütannenin emzirmesini doktoru tarafından salık verilmesi üzerine, çocuk sütanneye emzirilir. “Yani yoksul bir kadının çaresizliğini, cahilliğini sömürerek” kendisine ait olan annelik duygularını çekip almasını, onda, tıpkı tavanından çatırdamaya başlayan bir iglo gibi, güven duygusunu çatlaklığını ilk defa bu emzirme olayıyla gördüğünü anlatır.

Zaman geçer…

“Mutsuz insanlar kentlerde daha iyi yaşarlar”

Onlar da “adını bir türlü koyamadıkları” mutsuzluklarını yanlarına alarak, sonradan toplamda üç olan çocuklarıyla birlikte yaşadıkları küçük kasabadan kente taşınırlar.

Zaman kozasında saklı duran bir kelebek gibi, içine aldığı tırtılın şeklini değiştirerek bir yandan mucize sunarken, diğer yandan da “tırtılı öldürüp” farklı bir hayatla karşımıza çıkmasını sağlar…

Öncesi yaşadıkları kasabada bıraktıkları eski hayatları “ölmüş”, taşındıkları kentte yeni hayatları “farklı” bir şekilde karşılarına çıkmıştır.

“Derken günün birinde ‘o adam çıkar’ ortaya”, der Pozdnişev…

Buz dağına çarpan bir Titanic gibi, o dağı ve evi sarsar o adam.

Pozdnişev’in bedeninde tuhaf bir “kan akışı” beynine doğru akmaya başlar…

“Yarım müzisyen ve yarım sosyal” olan bir adam “varlığıyla” ona, adsız ve nefret dolu bir duyguyu aşılar; onu, öncesi hiç aklına gelmemiş ve bedenini kuşatmamış itici duygu ve düşüncelerle burun buruna bırakır…

Karısına dair güvensizliğinin çatlakları gün geçtikçe büyür; kanında, hormonlarından karışmış farklı bir kimyasalla birlikte “göz göre göre” hayatını normal bir şekilde yaşamaya çalışır ilk zamanlar…

Ama yanılır.

Çünkü artık kozasında saklı duran bir tırtıl gibidir.

İstese de istemese de o kozadan dışarı çıkamaz.

Çünkü artık korkuları beynini ve ruhunu ele geçirmiş, onu istemediği düşüncelerle santim santim kemirmekte, içten içe çürütmektedir…

Kuşku kurtçukları gözlerinden aklına, oradan da ruhuna sızıp, tıpkı bir tahtakurusunun boz bir kanepeyi kemirmesi gibi, Pozdnişev’i kemirmekte, çürütmektedir…

“Karımla ‘o adam’ ilk kez göz göze geldiklerinde, ikisinin içinde de yatan o vahşi hayvanın, toplumsal durumlarının da, çevrenin de tüm koşullarını umursamadan karşılıklı şöyle konuştukları gözümden kaçmamıştı: ‘O adamın’ içindeki hayvan sormuştu: ‘Mümkün mü?’ Karımın içindeki hemen karşılık vermişti: ‘Oh, elbette, hem de çok mümkün…’ “

“Tanrım, o anda içim nasıl allak bullak olmuştu! Neler düşünüyordum! O zamanlar içime yerleşmiş hayvanı anımsadıkça dehşete kapılıyorum!” der.

Gözlerindeki ince damarlarda kan öyle şiddetli yayılmaktadır ki…

Yaşadıklarını anlatırken yaşadığı şu andan kopmuş, geçmişe doğru adımlarını hızlandırmaktadır…

Kompartımanın penceresine yaklaşır.

Kapalı, grinin hâkim olduğu hafiften kızıla çalan gökyüzüne gözlerini çevirir…

Derin derin soluklanır.

Koyu demli çayından bir yudum daha alıp, ceketinin sol cebinden zıvanalı sigarasını çıkartıp dudakları arasında şiddetle körükler.

İçine körüklediği sigaranın ateşinin camda oluşturmuş olduğu ateş parlamasıyla biraz daha derinlere dalar…

Hareket halindeki terenin kompartımanındaki camdan, gri renkle karışık kızılımsı gökyüzünü izlerken, arkasındaki daracık koridordan elinde cılız ışık saçan feneriyle kondüktör geçer yavaş adımlarla…

Camdaki yansımasını izler kondüktörün.

Aklından küçük bir kımıltısıyla “eriyen güvenin” nasıl da başına yıkıldığı geçer.

Bakışları karanlığın keskinliğine doğru bakar…

Dışarıda kar, hızlıca ve lapa lapa yağmaktadır…

Kondüktör ikinci defa geçer…

İrkilerek, uykudan uyanmış biri gibi tekrar önünü “adsız dinleyiciye” döner ve konuşmasına kaldığı yerden başlar…

“Ve Pazar günü ‘o adam’la karım” der ağzından çıkan “çınlamaya” benzer bir sesle…

Karısına olan güveni bir Pazar günü bir yabancı erkeğin evlerine gelmesiyle sarsılmıştır.

Oysa karısı hiçbir şekilde tanımadığı, yüzün bile görmediği bu adamdan gerçekten etkilenmemiştir.

Fakat güven, derinlerinde siyam ikizi olan bir güvensizlik ile daima birlikte yaşar.

Bir an gelir en başta kendine, başka bir an gelir karşındaki insana güven duymakta zorlanırsın.

Birileri kafatasına dışarıdan ince bir delik açmıştır ve o delikten içeriye kuşkularla dolu kimyasallarını boşaltmaktadır.

Beynin, ince zarıyla birlikte, kuşkularla dolu bir “kafatası havuzunda” yüzmektedir…

Sanki aklın yerinden çıkmış gibi olursun.

Gözbebeklerindeki retina yırtılırcasına kasılır durur…

Eksik duyguların düşünceleri yarım bırakması gibi; karanlıklara gömülmüş bir korulukta, yetersiz bir ay ışığında yolunu arayan bir zangoç gibi tedirgindir. Zangoç kilisesine varınca tüm ezikliğiyle Tanrıya dualarını okuyacak, ama aynı zamanda ona nankörlük edecek ve tekrar eski ruh haline bürünecektir.

Pozdnişev ve onun gibileri işte bu çalkantılı ruh halleriyle, bu ikilemli, kuşkucu ve güvensizlik halleriyle hayatlarını yaşar dururlar.

Karısının katili olduğunu kabullenen ama aynı zamanda kendisinin katil olmasında yollarına döşediği güvensizlik ve kıskançlık duygularıyla pişmanlığa doğru yol alan milyonlarca Pozdnişev gibiyiz hepimiz.

İçimizde nefretin kapılarını farkında olmadan daima açık tutmakla, güvensizliği ve kıskançlığı içimizde bir buz dağı gibi taşır dururuz.

Aslında güvenmek için oluştururuz o dağı.

Bazen buzdan, sert bir dağ kütlesi içimizde oluşuverir istemeden.

Nasıl oluştuğunu bilmeyiz.

Bazen de biz, kendimiz isteyerek oluştururuz.

İçimizde bu sert, buzdan dağ kütlesiyle dolaşır, o dağ kütlesinin üzerine hiç erimeyecekmiş gibi ve hep yerinde kalacakmış gibi iglolar inşa eder, içini de bir güzel süsleriz.

Yaşamımızı kurduğumuz iglolar belirlermiş gibi yaşarız.

O kristalize ve sert evlerin aldığı şekil ile biçimlendiğimizi, onunla birlikte “kendimiz” olacağımızı sanırız.

Böyle düşünürüz.

Oysa “gerçek”, buz dağındaki sertliğin yumuşamasıyla gittikçe “yüzeye” çıkar.

O kompartımanın ara koridorlarında elinde cılız feneriyle dolaşan kondüktör gibiyizdir bazılarımız.

Kimimiz Pozdnşivizdir.

Bazılarımız da yolunu kaybetmiş bir zangocuzdur, KENDİNE VE TANRISINA İHANET ETMEYE HAZIR.

13293249_1712630529025055_1064946331_n

 

İglo: Eskimoların sıkıştırılmış kardan yaptıkları evlere denir.

Zangoç: Kiliselerde hizmet eden ve çan çalan, kiliselerin düşük rütbeli hizmetkarları.

Kroyçer Sonat: Bethoveen’in sevgilisi için yapmış olduğu, bir diğer adı 9 numaralı sonat. Aynı zamanda Lev Tolstoy’un yazmış olduğu kısa hikaye kitabının ismi.

Bu habere hiç yorum yapılmamış.

GÜNÜN HABERLERİ

KÖŞE YAZARLARI

baslik

EN ÇOK OKUNANLAR

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.