Siverek SonHaber - Siverekin Güncel Haber Sitesi
 » 
Murat Devebakan – Bir Annenin Matemi
a aa
15 Ocak 2017 19:36
Misafir Yazar
Misafir Yazar Murat Devebakan – Bir Annenin Matemi

 

Ağır ağır, carnaçar adımlarla patlamanın olduğu yöne doğru yürüyordu kadın. Gözleri korku ve umut doluydu. Daha birkaç dakika önce o tarafa doğru yürümüştü kızı. Kızının ölmüş olmasından korkuyordu ve ölmemiş olmasını umut ederek bildiği tüm duaları okuyordu.

Dudaklarındaki titreme, gözlerinin doluluğu, kurban edilmek üzere ayakları bağlanmış bir koyunu anımsatıyordu, kendi ayaklarıyla ağır ağır idam sehpasına yürüyebilecek yürek ya analarda olur ya da ana kuzularında ne garip…

Patlamanın olduğu yere vardığında gördüğü manzara hafızasına kazındı. Ömrünün sonuna kadar beyninin merkezine kazınan bu sahne her an sırtında bir ürperti, gözlerinde bir doluluk, yüreğinde neşterle açılmış bir yara gibi dikişsiz olarak kalacaktı. Unutmanın zamanla gerçekleştiğini söyleyen sivri akıllılara verebildiği tek cevap hayatı boyunca bir an olsun unutamadığıydı, alışmak denilebilir buna ama unutmak ya da hatırlamamak denilemezdi.

Bir çukur açmıştı havan mermisi, ot, toprak, ağaç, su, barut ve kan kokusu. İç içe geçen bu kokuların içinde insanın burnunu ürperten bir ölüm kokusu vardı, bu baş döndürücü boşluk, bu uçsuz bucaksız kâinat, bu mezra… Bir küçük çocuğun oyun alanına havan mermisi düşebiliyorsa insanlık bitmiştir, bir çocuğun kâinatta kapladığı küçücük yere bile mermi düşebiliyorsa dünyanın hiçbir metrekaresinde güvende olamaz insanlar, ölüm bir oyunun içine bile dâhil olabiliyorsa artık hiç kimse çocukluğunu yaşayamaz…

Durduğu yerde gökyüzüne baktı kadın, yüreğindeki acı bir an onu alıp yerin yedi kat dibine batıracakmış gibi geldi ama olmadı, bu kadar büyük bir yükün altında nasıl oluyordu da çökmüyordu taban? Mavi boşluğa bakıp ”beni de al, beni de aaaaaaaaal!” diye haykırdı ama sadece sesinin boşluktaki yansımasını duyabildi. Ölmek istiyordu ama olmuyordu işte, nefesi kesilir gibi oldu ama olmadı işte ölemiyordu.

”Daha ne kadar ağır olmalı yüküm? Ayaklarımın toprağa batıp yerin dibine girmem için ne kadar ağır olmalı ki yüküm”? Elbisesinin eteğini açıp yavaş yavaş yürümeye başladı. Bir parmağını aldı yerden kızının alıp öptü yüzüne sürdü. Yavaşça eteğine bıraktı, biraz daha yürüdü bir kaç metre ilerde bir kolunu gördü. Kızının sağ koluydu bu alıp kaldırdı, avucunun içinde sıkı sıkı tuttuğu ekmek peyniri duruyordu, dizinin üstüne çöktü yavaşça açtı kızının avucunu, avuçları kınalıydı kuzusunun, öpüp yüzüne sürdü soğuktu avucu, gece yatmadan önce kucağında oynarken ne kadar güzel dokunurdu yüzüne oysa sıcacıktı hep…

Avucunu öperken nasıl da gülerdi tertemiz. Bir süre gözyaşını avucuna akıttı güzelinin sonra doğruldu onu da eteğine bıraktı yürüdü yavaş yavaş, az ileride kafasını gördü, paramparça olmuştu yüzü, diz çöküp saçlarına dokundu evladının, sarıya çalan buğday saçlı kızının saçlarını her tarayışından nasıl da zevk alıp arınırdı dünya dertlerinden. Küçücük dudakları daha ekmek yiyeli ne kadar zaman olmuştu ki?

Daha dört sene öncesine kadar her karnı acıktığında alıp dudaklarını göğsüne bastırıp sütüyle beslerdi güzelini, süt içtikçe nasıl da gülerdi gözlerinin içiyle öyle, alıp göğsüne bastırdı kokusuna kan kokusu, toprak kokusu, barut kokusu karışmıştı, içine çektikçe yüreğinin dolup patlayacağını umdu olmadı. Bu da öldürememişti işte

Biraz ileride diğer kolu duruyordu güzelinin… Bir parmağı eksikti, minik kolundaki nazar boncuklu bilezikleri şişmiş etine batmıştı. O bileziklerini çıkarıp ”Al anne sen tak, senin olsun”demesi geldi aklına, o sesi anımsadıkça öptü kolunu o kadar küçüktü ki eli, nasıl olur da parmağı kopabilir diye yandı içi, ölecek sandı, nefesi kesilir gibi oldu ama yine ölmedi işte, alıp eteğine koydu onu da…

Yavaş yavaş doğrulup yürüdü, yaşlanmıştı sanki bir saat önceki gençliğinden, duygularından eser kalmamıştı. Kopmuş bacakları biraz ileride duruyordu. Ayakuçlarına diz çöküp baktı kuzusunun, yavaşça dokundu sol ayağına. Çorap giymemişti, ayak parmaklarını teker teker öpüp yüzünü sürdü. Bebekken bacağına dökülen suyun yanık izlerine baktı. Delinmiş derisinin ne kadar canını yakmış olabileceği ilk kez geldi aklına.

Yandığı zaman bir aydan fazla acı çekmişti yavrusu, şimdi bu kadar paramparça olmuşken canının ne kadar yanmış olabileceği gelip oturdu yüreğine, düğümlendi boğazı, kupkuru boğazdan bir damla su geçmese öleceğini zannetti, ölmedi, hırıltı şeklinde dudaklarından çıkmaya devam etti ağıdı, alıp eteğine koydu bacakları yavaşça doğruldu.

Yavrusunun sağa sola savrulan etlerini parça parça topladı, her bulduğu parçanın önünde diz çöküp ağladı, dudaklarından dökülen ağıtlar eşliğinde her parçasına yüzünü sürdü,yükü ağırlaştıkça yerin yarılıp onu içine alacağını umdu,her parçanın önünde nefesi kesildi,öleceğini düşündü ama olmadı.Niye ölmüştü ki yavrusu?

Bir an kocasının yokluğu geldi saplandı yüreğine, ondan kalan tek şey yavrusuydu ve o da gitmişti işte, daha otuzunda bile değildi bu kadar yük nasıl taşınabilir? Toprak niye yarılıp içine almaz ki artık, kocasının yokluğunu doldurduğu güzel yavrusu şimdi paramparça eteklerinde duruyordu ve evlat acısının başka bir varlıkla doldurulamaz bir boşluk olduğunu görüyordu, tüyleri diken diken olmuştu, sırtındaki ürperti, sesindeki öldürücü acizlik, ağıdının her sözcüğü sonsuz bir acıydı, anneler acılarını sek içermiş.

Diğer insanları kaybedince insan ağlarken başka acılardan beslenme ihtiyacı duyar ama evladını kaybeden bir annenin sonsuza kadar ağlaması için başka bir acıya asla ihtiyacı olmaz.

Yürüdü kadın. Hayatındaki yeri binlerce kat daha büyük olan bu havan mermisi çukuru onu alıp götürememişti işte. Yüzünü göğün sonsuzluğuna dikip bir şeyler fısıldadı, şimşekler çaktı, acıya durdu bütün kâinat, tanrının kontrolündeki kâinat, tanrıya inat bu acıya sessiz kalmadı. Bütün kâinat gözyaşlarıyla damla damla düşmeye başladı. Ucu bucağı olmayan bu karanlık gökyüzü oluk oluk akmaya başladı yeryüzüne. Sular yükseldikçe su altında kalmaya başladı demirden silahlar, suyun değdiği her silah bir daha çalışmamak üzere bozuldu.

Kadın bir dağın eteğinden yavaş yavaş yükseğe çıkarken gözyaşları yağmura karıştı, eteğindeki yükü daha da hafiflemişti sanki demirin olduğu yerlere düşen milyonlarca yıldırım, milyonlarca şimşek ortalığı aydınlatırken insan eliyle üretilen uçaklar, arabalar, silahlar, uzay araçları, binalar, gemiler teker teker suyun dibine doğru battılar. Esen fırtına her şeyi yerle bir ederken sadece kadın yürümeye devam edebiliyordu.

Kadının yükünü incitmemeye özen gösteriyordu kâinat ne garip. Dağın tepesine çıkınca etrafına baktı kadın, her şey sular altındaydı. Sonsuz bir denizi seyreder gibi baktı bir süre, bütün kâinat yüreğindeki acıyı hisseder gibi her şeyi yıkarak ayaklanmıştı sanki.

Kıyametin bir anne yüreğindeki acıdan farksız olduğunu görebiliyordu, usulca açtı eteğini, yavrusunun tüm parçalarını öpe öpe bıraktı dağın tepesine, diz çöküp beklemeye başladı, her saniyesi milyonlarca yıl gibi gelen, acının ete kemiğe büründüğü zifiri karanlık bir ömür vardı artık önünde, nasıl dayanılır yaşayıp görecekti sadece…

YORUMLAR
Bu Habere 1 Yorum Yapılmıştır.
  • Mehmet halit haliscelik diyor ki ;
    16 Ocak 2017 16:46

    Kalemine saglik murat hcm

GÜNÜN HABERLERİ

KÖŞE YAZARLARI

baslik

EN ÇOK OKUNANLAR

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.