Siverek SonHaber - Siverekin Güncel Haber Sitesi
 » 
Sizler, Bu Yazıyı Okuyanlar…
a aa
27 Mayıs 2016 16:41
Armanc Aşiran
Armanc Aşiran Sizler, Bu Yazıyı Okuyanlar…

 

 

 

 

Ölüm bu; ne hükümdar tanır, ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar

 

                                                                                              -Victor HUGO-

 

 

Dışarıda muhteşem bir sis var.

Bir yandan da yukarıdaki ormandan evimin pencerelerine akan kristal parlaklığında kar tanelerinin bir etek hışırtısını andıran seslerini duyabiliyorum.

Hastaydım.

Midemi gizli bir parmağın “irkmesiyle” yatağımdan kalktım.

Sanki, vakumu çok sert ve tuhaf bir makine midemi boşalttı ansızın.

Makine yağını merkezinde eriten bir dişli gibi, bağırsaklarım, sağlıklı bir dönüşüm yaşadı.

Acıktım.

Uykudan “hasta bir çocuğun sağlığına kavuşması gibi” uyandım.

Kalkıp mutfağa gittim.

Mutfak raflarını önce ellerimle sonra da gözlerimle bir güzel “arşınladım”.

Bakırı koyu, parlak ve gövdesi irice olan sahan’ı bulup, yassı gövdesini ağırdan ateşin üzerine hazır bir şekilde yatırdım.

Bakır sahan’a tereyağını tahta bir kaşıkla “serptim”.

Minik buzdolabımdan köy yumurtalarını çıkarttım.

Sarımtırak ve killi gövdelerini “çıt” diye birbirine vurdum.

Kırılan yumurtaları bakır sahan’a kıvrak ve alışılmışın dışında ustaca “döktüm”.

Yumurtaların, içini boşalttıkları yuvalarından sızan sarısının akışını izledim.

Tereyağı yumurtanın tabanıyla buluşunca ve Karadeniz Ekmeği yumurtanın sarısına, o, hala ateş üzerindeyken “kavuşunca” kendime geldim.

Ağzıma koyduğum ilk lokmamda anladım ki sağlıklı bir ısırış her zaman farklı oluyor…

Yeniden sağlığıma kavuşmak, birkaç saatten beridir direnci zayıflamış cılız bedenimle bir bütün olmak…

YAŞAMAK GERÇEKTEN GÜZEL…

Bunu, evimin tam karşısında duran beyaz mermerlerle kaplı mezarlıklara bakarak bir kez daha anlıyorum.

Ölümün çağrıştırdığı, ağaçlarla bütünleşmiş karanlığın ve sessizliğin içerisindeyim sanki…

Karanlığı ve sessizliği “gözlerimle dinliyorum”.

Yaşarken anlamını pek bilmediğimiz bedenlerimizdeki bu canlılığın tadını ölmüşlerin susuşlarında ararken, her şeyi değerli kılanın sağlık ve zaman olduğunun farkındayım.

Belki biraz bencilim; susmuş bedenlerin taşlarındaki beyazlıktan “gözlerimdeki ve nefesimdeki” hayatı tatmamdan olsa gerek bu bencilliğim?

Belki de bir köy yumurtasından yaratmış olduğum kocaman bir şevk dünyasında büyük bir hazla adımlamamdan, Gurme gibi tadına varmak istememden olsa gerek bu bencilliğim?

Mutluluğun içindeki bencillikte “tehlikeli” soruların olduğunu seziyorum…

Bencilliğin bedenimdeki ikilemliğin bir başka yüzü olduğunu seziyorum…

Aklıma Roger Avary’in yazmış olduğu, Quantin Tarantino’nun beyaz perdeye aktardığı 1994 yapımı “Pulp Fiction” geldi.

Filmin bir sahnesinde,  “junes Winfled”i rolünü oynayan Samuel Jackson karşısındaki kişinin gözlerine bakarak “Eğer yanıtlarım seni korkutuyorsa, korkutucu sorular sormaktan vazgeçmelisin”  diyordu.

Bizim de Junes’in o ürkütücü cevabı gibi, kendimize, içimize bakarak yanıtlarından korktuğumuz sorularımızın olması ve o korkutucu sorulara içimizdeki sesin kendiliğinden cevaplar vermesine benzer duyguları taşımamız ne kadar da tuhaf, değil mi?

Öylesine tuhaf sorulara karşı yine de bencilce bir mutluluk hormonlarımdan kanıma karışıyor…

Her şeye rağmen şuan bu yazıyı yazarken de mutluyum.

Yazacağım yazıyı tamamladıktan sonra tekrar tekrar okuyacakken de mutlu olacağım, biliyorum.

Sizin de bencilce bir mutluluğu bedeninizde duyumsadığınızı, “sağlığına kavuşan, acıkan, mis gibi kokan tereyağında yumurtasını kırdıktan hemen sonra, penceresinden beyaz mermer taşlarına bakıp, içine çektiği havanın tadını damağında alan” bir insanın mutluluğunu “anladığınızı” tahmin edebiliyorum.

Hayat, hercai bir güzellikle akıp gidiyor seyrinde…

Kendimize ve çevremizde olup biten her şeye boyun eğmeden yaşamanın verdiği huzurla son durağa varana kadar yürümek istiyoruz.

Adımlarımızı sağlıklı bir şekilde atmak, o son ana kadar tadını çıkartmak istiyoruz.

Ölçülerin dışına çıkarak; öyle elini kolunu sallayarak, ıslık çalarak, serkeşçe, gün içerisinde güneşin ışınlarından bedenimize çekilen ısının sıcaklığını hissederek…

İtiraf edemesek de kendimize, benciliz.

Mutluluk bencilliktir çünkü.

Ve çünkü, ömrümüz bir kelebeğin ömründen daha kısa, biliyoruz.

Kısa olan bu ömrün duygularımızda yarattığı tahribatın adıdır, mutluluk…

Hüznün biçim değiştirmiş halidir.

Bunu duygularımız her kıpırdandığında biraz daha anlıyoruz…

Susuyoruz belki.

Belli etmiyoruz.

Biçim değiştirmiş olan duygularımızın “fısıldamaları” beynimizin o gizli dehlizlerinde yankılanıyor bazen; bir ölümlü olduğumuzu hatırlıyoruz.

Öleceğimizi biliyoruz.

Onun için de bayram ziyaretlerinde çarpıntılı bir huzursuzlukla ziyaret ediyoruz mezarlıkları…

Belki de bu yüzden, kökleri kefenlerini asidiyle yırtıp, incecik kemiklerine sarmalanmış ağaçlar arasında, yüzünü bile görmediğimiz o insanların üstüne dikilen beyaz mermer lahitlerin üstündeki isimlere bakmadan hemen önce, DOĞUM VE ÖLÜM TARİHLERİNE BAKIYORUZ…

O tarihler arasındaki farktan ne kadar çok veya az yaşamış olduklarının hesabını yapıyoruz…

“İçimizde gizli bir duygunun ‘Biz de bu kadar uzun veya kısa mı yaşayacağız?’ gibisinden bir soruyla “vicdanımızı korkularımızla” burun buruna bıraktığını istemeden de olsa anlıyoruz.

Bu tuhaf sorudan kaçarcasına gözlerimizi bazen sadece toprağa çeviriyoruz…

Duygularımızın düşüncelerimizi sırtından dişlediğini, onu “tatlı acılarla” kanattığını; yaşam ile ölüm arasındaki o “sinsi” mücadelenin içimizde bir yerlerde var olduğunu ve onu, hiçbir zaman o “bir yerlerden” söküp atamayacağımızın farkındayız.

Tıpkı değişen ihtiyaçlara göre duygularımızın ve düşüncelerimizin değişmesi gibi, gerek bedenimize ve gerek ruhumuza nankörlüğümüzün bedeli, bazen sağlığımızın tehlike çanları çalmasıyla ortaya çıkıveriyor.

Ve, bazen de bir cenaze merasimi sonrası kurulan taziye evlerinde, birbirine uzak, ama o kadar da birbirine benzeyen insanların avuçlarını gökyüzüne kaldırıp dualar okumasını, her gelenin “dua ikramından” sonra devamında okudukları duaların sadece dudakların kıpırdanışından ibaret kalması, “eksik, yarım bırakılması” gibi…

Bedenimize nankörlük ediyoruz.

Ruhumuza nankörlük ediyoruz.

Nankörlüğümüz sağlığımıza kavuşmamızla veya edilen ilk duadan hemen sonra ortaya çıkan huzursuzluk tozlarıyla üstünü örtüyor içimizdeki gerçeklerin.

Gün geçtikçe kabuklanan bedenimizle birlikte içimizdeki korkuları da kabuğumuzun altında sıkıca koruyoruz.

Oysa günün birinde kabuğumuzun altındaki “biz” her zaman farklı bir yüzle karşımıza çıkacak…

O kabuğun altında farklı olan, ama gerçeğiyle yüz yüze gelmekten korkan bizler, ta ki günün birinde o beyaz mermer lahitin altına girene dek olduğumuzdan çok farklı biri olarak yaşamaya devam edeceğiz…

“Kendimizin içi” olamayacağız ölene dek.

Bir Alzheimer hastası gibi, unutacağız anlamını yaşadıklarımızın.

Ve hayat, hercai güzellikleriyle akıp gidecek yine…

Kendimize ve çevremizde olup biten her şeye boyun eğmeden yaşamanın verdiği huzurla bir serkeş gibi paldır küldür yürüyeceğiz tüm patikaları…

Ve bir köy yumurtasıyla geceye uyanıp, iyileşmenin hazzıyla, dişlerimizin arasında öğüteceğiz bencillikle tattığımız mutluluğumuzu.

Bu yazıyı yazarken susuyorum…

Dışarıda muhteşem bir sis var.

Kar tanelerinin bir etek hışırtısını andıran seslerini duyabiliyorum hala…

Az önce hasta bir adamdım…

Az sonra sağlığına kavuşmuş bir adam olarak bu yazıyı TAMAMLAYACAĞIM aklımda.

Ve sizler, bu yazıyı okuyanlar, YÜZÜNÜ GÖRMEDİKLERİM, o son durağa varana dek AKLIMDASINIZ…

Ne mi demeli şimdi, nasıl mı bitirmeli?

“Eğer yanıtlarım sizi korkutuyorsa, korkutucu sorular sormaktan vazgeçmelisiniz.”

Ve bu yazı böylece bitmeli.

sizler-bu-yaziyi-okuyanlar

Bu habere hiç yorum yapılmamış.

GÜNÜN HABERLERİ

KÖŞE YAZARLARI

baslik

EN ÇOK OKUNANLAR

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.