Siverek SonHaber - Siverekin Güncel Haber Sitesi
 » 
TANRI, BEN VE GÖRÜNMEZLİK PELERİNİ…
a aa
10 Haziran 2016 19:19
Armanc Aşiran
Armanc Aşiran TANRI, BEN VE GÖRÜNMEZLİK PELERİNİ…

 

 

 

 

“Kutsal olan gerçekler değil, kişinin ‘kendi gerçeği’ için çıktığı arayıştır. Neysen o ol!”

 -Friedrich NİETZSCHE-

 

 

Urfa gibi “kutsal” bir şehirde dünyaya açtım gözlerimi.

Urfa gibi “peygamberler kervanının” uğrağı olan bir şehr-i âlemde…

Bu yazının içini doldurmadan önce yazmamda fayda var, ben pek dindar biri değilim.

Fakat gözlerimi açtığım, büyüdüğüm şehir, benim “dindarlık kimliğimin” tabiatıyla koca bir çelişki içerisindeydi.

Ve, bu çelişki hala da “akışında” sürüp gitmektedir.

Bu durum, belki de küçüklüğümde çok “Yormamdan” kaynaklıdır.

Belki de gördüklerimin; söylenenlerle yapılanlar arasındaki o kaygan zeminde durmadan yerlere düşmesinden kaynaklıdır.

Kafasını, durmadan gerçeğin kayalıklarına vurmaktan, kanatmaktan…

Çevremde gördüğüm onca adaletsizliklerin zihnimin üstünden bir buldozer gibi geçmesiyle alakalıdır belki de, olabilir.

Her şeyin bir ihtimal dâhilinde, hayatımda yer alan dindarlığımın bir köşesinden içeriye sızmış olması pek doğaldır ve olasıdır, bu da olabilir.

Fakat bu ay, yani Ramazan Ay’ı yine de benim için gerçekten çok farklıdır.

Beni kendine hayran bırakan, benim bir türlü yerine getiremediğim; inanarak yaşayamadığım ve yapmamaktan ziyade “yapamadığım” bu “düşünme ve düşündürtme ayininin” kendine ait tılsımlı bir “havası” vardır…

İlk günün son güne kavuşmasına kadar geçen bu zaman diliminde, benim durmadan mideme indirdiklerimle, çevremde kendisiyle bir bütün olarak gördüğüm bazı insanların “irade kararlılığı” aynı zamanda benim de “ruhi oruç havasına” girmeme; kendi topraklarım başta olmak üzere dünyanın herhangi bir köşesinde “açlığın” bir “kırım” düzeyine geldiğini ve insani olanın “nasıl olmasını” hatırlattığını da kendime itiraf etmeme “vesile” oluyor.

Ve bir o kadar da unutkan olduğum kadar, unutkan bir toplum olduğumuzu da hatırlattığını “hatırla(t)mam” gerekir.

İslam’ın en güzel “armağanlarından” biri bence böylesine anlamlı bir ay.

Bu ayın diğer aylardan farklı olmasını ve belki de “üstün kılınmasını” sağlayan tanrı emri, bir soru işareti olarak beni bir adım daha İslam’ın “kelamına” sevk etmekte…

Oysa sıkı bir dindar olmayı, inancımı çevremdeki insanların az da olsa yaptıklarıyla taçlandırmayı isteyen bir bünyem var benim.

Bunu birçoğunuz komik, hatta yersiz ve gereksiz bulabilirsiniz.

Ama ne yazık ki benim için bu böyle.

Ben, kendimi diğerleriyle birlikte bir bütünlüğe, aslında inancın eylemle, ciddi anlamda toplumsal bir şekilde amacına ulaşmasından yana olan bir yapıya sahibim.

Kimi bilim-insanları buna “sürü psikolojisi” diyorlar.

Dediklerinde de haklılık payı vardır.

Ama ben böyleyim.

İnancın pratiğini söyleyip, onu hayatına alanlarla; “pratiğiyle yaşayanlarla” yaşamanın bana vereceği şevki, heyecanı hiçbir şeyin vermeyeceğine inanan biriyim…

Kutsallığın o tılsımlı havasını “inançlı olduğunu” söyleyenlerle solumaktan yana bir nefes borum var benim.

Hal bu iken, yine de beni etkileyen “çevresel etkenlerden” hiçbir şekilde kendimi “gerilere çekemedim”.

Hayat döngüm içerisinde kendimle her zaman aynı durakta karşılaştım…

Çocukluğum Hz. İbrahim’in Tanrıyı arayışı gibiydi.

Küçükken yorganımın altında kendime durmadan sorular sorardım.

Ve, hatta bazen tanrıyla konuşur tanrının istediklerimi yapmasını söylerdim.

Bir “âmin”im vardı her konuşmamın sonunda.

Kalbime dolan bir sıcaklık vardı…

İnancın imanı mı yoksa imanın inancı mı bedenimi zapt etmişti, bilmiyorum.

Adı konulmamış bir duygu ırmağında, sanki gümüş bir leğen içerisinde annem başıma bakır tastan ılık su döküyordu…

Öyle bir şeydi işte.

Adsız bir şey.

Her uyandığımda bir beklenti içerisinde dün “konuştuklarımın” biran önce yerine gelmesi için veya en azından ufaktan da olsa bir belirti ile karşıma çıkması için can atardım.

Olmazdı.

Büyüdüm…

Büyüdükçe sorduğum sorular ve hatta konuşmalar değişti.

Şimdi daha farklı düşünüyorum ve “eğer” diyorum…

Eğer gerçekten günün birinde Tanrı rüyalarıma girip bana sorular sorsaydı ve sormuş olduğu soruları cevaplasaydım, bana vereceği bir mükâfatının olacağını söyleseydi, ondan, bana bir  “Görünmezlik Pelerini” vermesini isterdim.

Böylelikle hem çocukluk hayalime kavuşmuş hem de “kapalı kapılar” arkasında dönen “o gizli dolapları” çıplak gözlerimle görmüş olurdum…

Sanırım tanrının bana verebileceği en mükemmel armağan bu olurdu.

“Sözde dindarlıklarının” örtüsünü üstlerinden çekip almak istediğim bazı insanların; bir inançlıdan çok ve hatta o her zaman dillendirdikleri “inançsızlardan” daha fazla insanlığını unutanları; doğrulardan şaşanları, doğrulara gözlerini kapayanları, suspus olanları, haksızlılara seslerini çıkartmayanları, çıkarları adına şekle bürünenleri, kimliğini ve nereden geldiğini inkâr edenleri, sırf gününü kurtarmak ve bütün bir yılın “kirinden arınmak” adına tıpkı bir “Günah Çıkartma Ayini” yaparcasına ortalıklarda gezinenlerin “gerçek yüzlerini” gizliden görmeyi çok isterdim…

Sonra üstümdeki pelerini bir köşeye atıp tek tek karşılarına çıkmayı, birçoğunun gözlerinin içine bakarak “gizli kapılar arkasında” yapmış oldukları şeylerin önüne “engel olan” o “utandıran soruları” sormayı, onların bana “beni inandırmak adına” söylemiş oldukları yalanları nasıl anlattıklarını, bunu nasıl başardıklarını pelerinsiz bir şekilde “yeniden” görmeyi…

Kapılarının kapalı ve pencerelerinin ise perdelerle örtülü olduğu evlerinin içerisinde “günahla barışık yaşayan” ve başta kendileri olmak üzere “insanlığı” kandıran bu insanlarla yüzleşmeyi öyle çok isterdim ki…

Biliyorum, böyle bir Görünmezlik Pelerinim hiçbir zaman olmayacak.

Ve, tanrı rüyalarıma girip benim “bilebileceğim soruları” hiçbir zaman bana sormayacak.

Çocukluk hayalimdeki o her şeyi gören kutsal gücün bir parçasına sahip olmak istememin tanrının o en mükemmel “teatisine” ihanet etmek olduğunun farkındayım.

Fakat kendisine “ihanet eden insanların” ihanetlerini görmek istememin de bir “günah” olmayacağının da farkındayım.

“Eğer”, diyorum, bir gün mahşerde tanrının karşısına çıkarsam, benim ona soracağım sorularım olacak…

En başta “neden böyle bir insan soyu yarattı” diye soracağım.

O günün gelmesini sabırla bekliyorum.

Ben, “kadim” kentin çocuğu…

Urfa gibi “kutsal” bir şehirde dünyaya açtım gözlerimi.

Urfa gibi “peygamberler kervanının” uğrağı olan bir şehr-i âlemde…

Büyüdüm…

Ve, artık “gerçekleri yorumlayamayacak” kadar çocuk değilim.

Bu habere hiç yorum yapılmamış.

GÜNÜN HABERLERİ

KÖŞE YAZARLARI

baslik

EN ÇOK OKUNANLAR

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.