Siverek SonHaber - Siverekin Güncel Haber Sitesi
 » 
Yalanın Doğurduğu Doğru
a aa
04 Mayıs 2017 20:06
Armanc Aşiran
Armanc Aşiran Yalanın Doğurduğu Doğru

 

 

 

Odanın ortasında bir masa durmaktadır. Ceviz ağacından; koyuca ve nasırlı bir ceviz ağacının damarlı gövdesinden yapılmış bir masa. Masanın da gövdesine sırnamış, koltuğunda da zayıf, buğday tenli, kara kaşlı, burnu kemerli, sol gözünün akında minik iki benek, göbeği bedeninin hantallığını ele veren, irice-yağlı, yine de üstü başı düzgün; giyitlerinden yeni kumaş kokusu fışkıran, rugan kunduraları geçirgen ayaklarıyla, orta yaşın bir tık üstü bir adam oturmaktadır.

Başı, olgunlaşmış, içi dolu buğday taneleri gibi ağır, odaya sinen karanlığa dalmaktadır.

Az sonra gök gürültüsüyle göz kapaklarındaki kaslar oynayacak, beyninin kıvrımlarındaki girgefli damarlardaki kan daha bir hızla akacaktır. Ayağa kalkacaktır…

Gök gürültüsü retinasında bir daha fırdolayı oldu; kulak zarlarında dalgalı inişme kakışmanın ardından gözlerinin içine dolan çakmaklı mavi bir kavlıya parlaklık bedenini harekete geçirdi.

Ayağa kalktı.

Sandalyeyi elleriyle hafifçe öteledi.

İçinden geçenleri beyaz bir kâğıda nakşedercesine dudak aralarında tekrarlamaya başladı:

 

 

Dışarıda sicim gibi yere serpilen ıslaklık; ipil ipil yağıyor yeryüzüne yağmur.

            Düşüncelerimi dağıtan, beni uykumdan uyandıran, canlandıran yağmur…

            Odamın pencereleri kapalı, perdeler açık.

            Öfkesi artıyor damlaların gittikçe…

            Sesler dışarıdan kulak zarıma doğru akıyor, emiyor kulaklarım cam dövücü sesleri…

            Sadece camları dövmüyor, çinkosunu da “sert okşayışlara” maruz bırakıyor pencere çerçevesinin…

            “Tınkk tınkk” diye tarrakaya bağlamış sanki.

            Dağınık odamın dağınık masasında saçılı, ağzı açık kitaplar…

            Okuduğum bir kitabın sayfaları onulmaz yaralarımı kanatıyor durmadan.

            Oturduğum yerde iskeletimin eklem yerlerini kanırtıyorum usulca.

            Dikleniyorum.

            Kalkıyorum oturduğum yerden.

            Pencereye yaklaşıyorum sakin sessiz…

            Duvarın kavisine gömülmüş olan düğmesine basıyorum ışığın.

            “Tık” sesiyle birlikte saçılıveriyor ışık.

            Odama beyaz doluşup, kaplıyor duvarlarını; nüfuz ediyor her bir köşesine…

            Dudaklarım çok söylendik bir şarkının nakaratının deviniminde, sanki kitabın sayfalarındaki harflere ve kelimelere ruh üflüyor…

            Oysa, “unutmak ılık, ağrılı bir loşluktu. Hatırlamak ise gölgeli uykuyu, kesik kesik yanmaya başlayan çiğ beyaz bir florensan ışığıyla bölen berbat bir mola yeri”.

            Ve ben de o mola yerinde duran katıksız bir yolcu.

            Aklıma sızan tuhaf düşünceler…

            Çapraşık duygular…

            Sızısı ince bir kaos hali…

            Hava daha bir çöküyor karanlığın içine; gömülüyor…

            Ağrılı, yüklü bulutlar yoldaş arıyor, yaklaştığına yapışıp kalıyor; giriftleşiyor.

            Ve hızlanmakta yağmur, yağmur coşmakta.

            İşte şimdi bir gün daha kapanmakta.

 

 

Dudağında mekanik bir duraksama…Masanın üzerinde duran bilgisayarın klavyesine kahramanımızın gözleri kayıveriyor…Parmak uçları tuşların yumuşaklığında geziniyor… Bundan haz alıyor.

İçinde, ağırlaşmış buğday taneleri gibi; zihnini kaplamış olan düşünceleri; olanları yazmak için yalım bir öfkeyle koltuğuna oturacaklığının heyecanı; az sonra yerine doğru adımını attı ve ötelediği sandalyesini yeniden berileyip altına çekiverdi. Ve kahramanımız yazmaya başladı:

 

 

Bazıları diyor ki yalan güçlüdür.

            Diyor ki, maharetlidir, ustadır ve hatta bereketlidir.

            O olmazsa çoktan kurumuştu soyu insanın.

            Çıkrığı sallanan bir çark gibiydi; boşa dönmekteydi…

            Doğrudur.

            Şimdilik güçlüdür yalan.

            Maharetlidir.

            Doğrudur, hesabı kitabı vardır…                                                  

            Çıplak ayaklarıyla, hafif adımlarla yürüyen yalanın karnı burnundadır oysa.

            Gebedir hayata.

            Doğruya gebedir yalan…

            Evrimini “kanlı ve sancılı” sonlandıracağı yatak onu beklemektedir.

            Tutunacağı minder, dişlerinin arasına sıkıştırılacak olan sert tahta onu beklemektedir.

            Kasılacaktır…Ve doğum gerçekleşecektir.

            Günü geldiği zaman yalan, ayakları yere basan bir doğum sancısı çekecektir; rahminden “doğruyu fırlatacak”; Fetüsünden can suyunu taşıracaktır.

            Mavicik damarlı, incecik derili, kanla-revanla, rahim kusmuğuyla kaplı bedeninden çevresine irinler bulaştırarak çıkacaktır.

            İlk zamanlar belki güçsüz olur, belki cılız?

            Belki dilsiz olur, belki gözsüz?

            Ama zamanla güçlenir.

            Acısı derisini kalınlaştırır, damarlarını mavişten mora evirir, kokusu değişir teninin ve derisinden teri daha bir tuzlu taşır, pullanır yani, yani zamanla, düşe kalka “adamlaşır”.

            Yazar diyor ki, “Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir…

            Doğru yalnızdır…Yalanın geleneği vardır.

            Oysa doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek. Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek…

            Yalan ‘şimdilik’ güçlüdür…

            Bırakın doğru yenilsin kavgasında.

            Yenilmeyen doğru YENMİŞ sayılmaz. Doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelir ki zamanla…”

            İşte o zaman devirir kavgasını hınçla, kıvançla.

            İşte o zaman güçlenir, işte o zaman çoğalır umutlar.

            Bırakın taşsın irinler, saçılsın etrafa…Bırakın cılız gelsin, zayıf ve titrek…Bırakın yenilsin ilk adımlarında.

            Düşsün yerlere; yaralansın, kanasın…

            Yenildikçe yenilensin, güçlensin.

            İçi dolsun kemiklerinin; boz rengi sarıya çalsın sıvısının; zarı sertleşsin, kalınlaşsın.

            Günü gelince doğru yalanın karşısında zınk diye duracaktır nede olsa.

 

Başını kaldırdı.

Yağmur nedensiz kesilmiş, kara bulutlar aralanmış ve içerideki beyaz florensan ışığını güneşin keskin ışınları limeleyip, sanki dalgündüzmüş gibi, sarısının altında parçalıyordu, eziyordu.

Kahramanımızın retinasına bu defa sarı ışığın hâkimiyeti oturmuş, şaşkınlığı güneş ışığının sevinciyle devinip duruyordu.

Yağlı ve irice gövdesini yeniden koltuğundan kaldırıp renk cümbüşüyle gökyüzünün mavisine kendini çivilemiş, tıpkı yarım bir Grogren kurduleyi andıran, gökkuşağına hayretle baktı.

Oysa az önce kasvetli bir ruh hali vardı.

Öfkesi kimyasını bozmuş, Serotonin eksikliği yaratmıştı.

Tekrardan bilgisayarının başına geçti.

Yazdıklarına bir göz atıverdi.

İşaret parmağı silme tuşuna doğru istem dışı bir şekilde gidiverdi.

Az sonra yazdıkları silinmişti.

Gerindi…

İyice, ama mutluca bir gerinmeydi bu.

Kireç taşı tozatırcası kemiklerini çatırdattı, eklemleri iyice bir boşaldı; Bedeniyle birlikte ruhu da rahatladı.

Bilgisayarın ekranının kapağını indirip ıslık çalarak kapıya doğru yöneldi.

“Tık” sesi duyuldu birden…

Işıkla birlikte odanın kapısı da aniden kapanmıştı.

Koltuk boştu

Kuş sesleri kimsesiz bir odanın tek sahipleriydi.

Ve, pencereden içeriye doluşan ışınların arasında, az önce dışarıya çıkmış bir insanın hareketinden yayılan toz zerrecikleri dans etmekteydi.

Bu habere hiç yorum yapılmamış.

GÜNÜN HABERLERİ

KÖŞE YAZARLARI

baslik

EN ÇOK OKUNANLAR

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.