Siverek SonHaber - Siverekin Güncel Haber Sitesi

Armanc Aşiran

Bizim Memleketin “Bazı” İnsanları…

Bizim Memleketin “Bazı” İnsanları…

    “Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için, güneşin doğduğunu sanırlar…”                                                                                                                              -Lev Tolstoy-   İnsanların içerisinde sıkışıp kalmış isteklerin, özlemlerin, tutkuların en mülayim zamanlarda “sinsice” yüzeye çıkması beni hiçbir zaman şaşırtmamıştır. İnce nükteler, anlamlı övünçler, ölçülü, eğilip bükülmeli reveranslar… Bizim memleketin insanları böyledir. Ne yazmakla nede anlatmakla bitmezler....

Yalanın Doğurduğu Doğru

Yalanın Doğurduğu Doğru

      Odanın ortasında bir masa durmaktadır. Ceviz ağacından; koyuca ve nasırlı bir ceviz ağacının damarlı gövdesinden yapılmış bir masa. Masanın da gövdesine sırnamış, koltuğunda da zayıf, buğday tenli, kara kaşlı, burnu kemerli, sol gözünün akında minik iki benek, göbeği bedeninin hantallığını ele veren, irice-yağlı, yine de üstü başı...

Yazmak Öç Almaktır…

Yazmak Öç Almaktır…

        “Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir iki yüzlülüktür…”                                                                          ...

TANRI, BEN VE GÖRÜNMEZLİK PELERİNİ…

TANRI, BEN VE GÖRÜNMEZLİK PELERİNİ…

        “Kutsal olan gerçekler değil, kişinin ‘kendi gerçeği’ için çıktığı arayıştır. Neysen o ol!”  -Friedrich NİETZSCHE-     Urfa gibi “kutsal” bir şehirde dünyaya açtım gözlerimi. Urfa gibi “peygamberler kervanının” uğrağı olan bir şehr-i âlemde… Bu yazının içini doldurmadan önce yazmamda fayda var, ben pek dindar biri...

Fotoğrafsız Bir Yazı

Fotoğrafsız Bir Yazı

        “İçimde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman.”     -Nazım Hikmet RAN-    Yağmur aniden bastırdı. Eve “kaçmak” zorunda kaldım. Oysa sabah hava hiç de öyle kötü falan değildi. Hatta güneşliydi. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, her zaman olduğu gibi gözlerimi karşılayan ilk şey çalışma...

Hasret, Sürgünün Üvey Çocuğudur…

Hasret, Sürgünün Üvey Çocuğudur…

        “Onun için, namuslu bir insan, doğup büyüdüğü toprağın insanını bilmek; memleketinden kopmuşlar, bozulmuşları uyarmak; unutanlardan hesap sormak, ihmal edenlere karşı durmak zorundadır… … Ve, nereye gidersen git, Siverekli olmanın gururunu ve heyecanını duymak zorundasın.”                        ...

Sizler, Bu Yazıyı Okuyanlar…

Sizler, Bu Yazıyı Okuyanlar…

        Ölüm bu; ne hükümdar tanır, ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar                                                                                                 -Victor HUGO-     Dışarıda muhteşem bir sis var. Bir yandan da yukarıdaki ormandan evimin pencerelerine akan kristal parlaklığında kar tanelerinin bir etek hışırtısını andıran seslerini duyabiliyorum. Hastaydım. Midemi gizli bir parmağın “irkmesiyle”...

İçimizde Eriyen İglolar…

İçimizde Eriyen İglolar…

        Bazen buzdan, sert bir dağ kütlesi içimizde oluşuverir. Nasıl oluştuğunu bilmeyiz. İçimizde bu sert, buzdan dağ kütlesiyle dolaşır, o dağ kütlesinin üzerine hiç erimeyecekmiş gibi ve hep yerinde kalacakmış gibi “iglo”lar inşa eder, içini de bir güzel “süsleriz.” Yaşamımızı kurduğumuz iglolar belirlermiş gibi yaşarız. O kristalize...

VE OYUN BAŞLASIN…

VE OYUN BAŞLASIN…

        1. Basamak: Başından anlaşalım; eğer insanın “tabiatı günah, aklı da zekâdır” diyen bir “günahkârsanız” , bence bu yazdıklarımı okumayın, yazının en başında, “gözlerinizi ve aklınızı” başka bir şeylerin üzerine fırlatın gitsin. “Yok, okuyacağım”, diyenlerden olacaksanız, sonun kadar okuyun. Ama dirayet ederek… Yoksa kafanız karışabilir, sinirleriniz bozulabilir....

Sesteki Özgürlük…

Sesteki Özgürlük…

        Bir ilkbahar sabahı “mavi kubbenin altında”, ayaklarım çıplak bir şekilde ıslak toprağa basarak yürüyorum… İncir ağaçlarının ağdalı kokusu kuş cıvıltılarıyla birlikte içime sakin bir ırmak gibi akıyor. “Sükûnet beşiğinde” sallanmanın verdiği bilinmez bir rahatlığın ayak izleri var zihnimde. Berrak bir sessizliği yırtan “sadece” kuş cıvıltıları; Kestane...

Sizi Tanıyorum

Sizi Tanıyorum

        Sizi tanıyorum. Aklınızdan geçenleri biliyorum; korkularınızı, sevdalarınızı, tutkularınızı, fantezilerinizi, gülüşlerinizin altında yatan şeytaniliklerinizi görüyorum… Siz o’sunuz. Kalın duvarlarla çevrili, pencereleri dar ve karanlık perdelerle kaplı hayatınızın içinde yer alan her şeyinizi tüm çıplaklığıyla “hissediyorum”. Biliyorum, benden kaçmak istiyorsunuz. Ama kaçamıyorsunuz.  En sessiz adımlarınızın bile nereye doğru...

BİR SES, BİR ADAM VE BİR FOTOĞRAF

BİR SES, BİR ADAM VE BİR FOTOĞRAF

Hasan DERVİŞOĞLU’nun anısına…   “Bazen unuttuğunu sanırsın, ama bir ses seni alıp götürür ve anlarsın ki *KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLEMEYİZ…” -Turgut UYAR-   ***   Bir cenaze evindeyim. “Eski bir dostun”, bir ustanın, bir babanın, bir canın. Hayata karşı biraz öfkeliyim, biraz isyankâr. Adını koyamadığım etli...

Hayat, ben geldim!

Hayat, ben geldim!

  Hayatı yaşamak… Hayatı dolu dolu ve isteyerek ve bilinçlice yaşamak… Korkularımızdan sıyrılarak, korkularımızı yok edercesine… Anlamlı…  Şifresi çözülmüş bir sırrın ortadan kalkması gibi, üstündeki karanlık tül örtüyü kaldırarak ona biraz daha tutunmak… “Ben yaşıyorum; ama bilinç yüklü ve korkusuzca”, diyebilme erdemliliğini kendine sunarak yaşamak… Üstümüzden korkuları atmanın zamanı gelmedi...

Ve Cam Fanus Kararır…

Ve Cam Fanus Kararır…

İnsanlar bazen “istemedikleri” anlarda istemedikleri eylemleri “ellerinde olmadan” yaparlar. Bazılarıysa, “istemedikleri” anlarda yapmayı istedikleri eylemlerini “isteyerek yapar” amaçlarına ulaşırlar. Ve hatta bu hareketleriyle tarihe “adlarını” kazırlar. Amaçları “belki de” tarihe iz bırakmak değildir. “O anlıktır” belki de. Ama “bilinçlice” yaptıkları “bir hareket”, onları tarihe, insanlığa mal etmiş olur. Anlarım ki,...

Üç Tür Yazar Bilirim…

Üç Tür Yazar Bilirim…

Yazılanların da ötesinde bir şeyleri “karalayamayan”, kendilerini “kelimeler” ile ifade edemeyen insanların “hoyratlığını” bilirim. Kalemlerini yalanın mürekkebine batırıp, kendilerini efendilerine uysal ve zeki göstermeye çalışan; kendinden, çevreden, dünyadan ayrık yaşayan “kalemşorların”, muzdarip diş ağrıları gibi zonklayan tuhaflığını da bilirim. Kendilerini yaşamın gerçeklerinden aforoz etmek, benliklerindeki lekelerinden sıyrılmak ve sırf  “tatmin”...

İhanet mi ölüm mü?

İhanet mi ölüm mü?

İhanet… Bu kelime bana zehri anımsatır… Karanlığın zindanlarına hapsolmuş beyinlerin ikiyüzlülüğü gizlidir ihanette… İhanet, iki yüzü keskin bir bıçak gibidir. Çirkefliğin karanlık tül örtüsünü, ayakta gezinenlerin üstüne örtmeye çalışanların ölüme sevdasını anımsatır. İhanetin bir diğer adı kaçıştır. Ve en çok da kendine olanıdır, bir diğer adı. Neşterini acımaksızın kendine vurmaktır....

Yüzünü görmediğim insanların gözleri…

Yüzünü görmediğim insanların gözleri…...

Tüm canlıların hayatlarında bir “ilk” vardır. Bütün ilkler gibi “ilk olan her şey” her zaman daha bir tatlıdır. “İlk”, eğer insan için olursa, daha bir anlamlı ve güzel olur. Eğer insan varsa işin içinde, insan için anlamlı ve güzel olan şey bir o kadar da “kutsal” olur. Her kutsal şey...

Armanc Aşiran – Gidenlerin Ardından…

Armanc Aşiran – Gidenlerin Ardın...

Bazen ölümü düşünüyorum. Ölenleri… Onların arkalarında bıraktıkları izleri… Son gülümseyişlerini, son sigaralarını, son kızmalarını, son şakalarını, okudukları son kitapları, yazdıkları son mektupları, içtikleri son çaylarını, izledikleri son filmleri, tattıkları son tatlıları, acısı bol yemekleri… Onların “bizleri bırakıp gitmeden önce” yanımızdayken yaptıkları en son şeyleri düşünüyorum… Kulak zarlarıma çarpan o son...

DİĞER SAYFALAR
Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.