Siverek SonHaber - Siverekin Güncel Haber Sitesi
 » 
Yazmak Öç Almaktır…
a aa
16 Haziran 2016 9:56
Armanc Aşiran
Armanc Aşiran Yazmak Öç Almaktır…

 

 

 

 

“Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir iki yüzlülüktür…”

 

                                                                         -Friedrich NİETZSCHE-

 

 

Dostoyevski, “Herkes gerçekte olduğundan daha sertmiş gibi görünmeye çalışır, sanki duygularını açıkça dışa vurunca, alay edileceğinden korkmaktadır” der.

Bazen bu cümleyi tekrar tekrar okurum…

Çünkü bu cümlenin içinde “dumanlı” bir “korku ve nefret” gizlidir.

Alay edileceğinden “korkan ruhumuz”, kendini dışa vurunca, sertleşerek öfkenin ve nefretin ağdalı çekiciliğine kapılır bir anda.

Ve, oluklu mukavvadan arı kovanına boşaltılan “körük dumanının” etkisine girmişçesine sersemler, bilincimizi kaybederiz; belirsiz bir bulanıklık içerisinde, sarhoş gibi, gözümüz kararır.

Ne yaptığımızı bilmeyiz.

İşte o an korkularımız bizlerde gizli bir “öç alma” duygusu yaratır.

İçimizdeki “katil” yüzeye çıkar korkularıyla birlikte…

“Suç ve Ceza”daki “Raskonikov” gibi kapının arkasında, elimizde baltamız, öldüreceğimiz “Yaşlı koca karının” içeri girmesini bekleriz “titrek” bir heyecanla.

Birazdan kadın içeri girecek ve biz elimizdeki baltayı yaşlı kadının kafasına indirecek, “yapışkan ve ılık kanların içinde” bir baş dönmesi yaşayacağız.

Kalp atışlarımız hızlanacak, soluk alıp vermekte zorlanacak, bedenimize tuhaf bir güçsüzlük çökecek ve elimizdeki balta ağırlaşacaktır gittikçe.

Gücümüzün yerine geldiği andaysa, öç alma duygularımız “bir tiksinti” gibi her geçen dakika kabararak büyüyecektir yeniden…

Aslında Raskolnikov yaşlı kadını öldürmeden önce “beyninin bir yerlerinde” öç alma duygusuyla onu öldürmenin “düşünü” kurup, deli gibi planlar yaparken, bu “bilinçsizce planların” farkında olmadan ruhunda çatlaklar yaratacağını bilmiyordu.

Karşımızdakinden veya karşımızdakilerden duyduğumuz tiksinti ruhumuza nüfuz ettiği zaman “bizler de” beynimizin bir yerlerinde öç alma planları yapar dururuz ve bir anda içimizdeki “titrek heyecan” bizi “elimizde olmadan” katil yapar; öç alma duyguları ruhumuzda bir çatlak oluşturur ve “ruhumuzdaki çatlakla” ömrümüzün sonuna dek bir “et yığını” içerisinde yaşarız.

Bizi fiziksel olarak “kriminal katilden” ayıran tek şey, sosyal hayatta yaşadığımız “ruh parçalanmasıdır”.

Katil olan bedenimiz değil, ruhumuzdur.

Nasıl ki çürümeye başlamış, eti kemiğinden kopmaya yüz tutmuş bir ölümlünün şişen bedeni az sonra patlayacaksa; tıpkı onun gibi ruhumuzun çatlaklarından dışarı türlü kurtçuklar, iğrenç solucanlar, çıyanlar, kırkayaklar sızacaktır.

Bilgisayarın başına geçtiğim anda “bu duyguların” içimden dışıma doğru “sızdığını” seziyorum; oturmadan önce sakin olan ben, ne zaman ki parmak uçlarım klavyenin tuşlarına çarpmaya başlayınca, kınından çıkmış parlak bir hançerin karanlıkta parlaması gibi yazmaya başlıyorum.

Tuşa her bastığımda “içinizden birilerinin” kafasına indirdiğim “balta” yapışkan ve ılık kanlar içerisinde bırakıyor beni…

Her zaman derim, YAZMAK ÖÇ ALMAKTIR.

Sanırım Tolstoy o meşhur sözünü söylerken de boşuna söylememişti.

– “İçim nefretle dolu, öcümü alacağım sizden.”

Sahi, bu biraz da “öyle” değil midir?

İçimizde bir nefret kozası saklı ve o kozanın içerisinde öç alma duygularımız yavaştan da olsa kendi kabuğunu örüyor.

Söylemlerimizin ciddiye alınmayacağı, kimsenin bizi umursamayacağı, sesimizi duymayacağı korkusu değil midir içimizdeki koza gibi bizi “nefretle maskeleyen” bir yüze sahip kılan?

Hepimiz olduğumuzdan daha farklı görünmeye çalışmaz mıyız bu yüzden, içimizdeki nefretin farkında olmadan?

Göründüğümüz “biz” miyiz?

Sen göründüğün müsün? İnanıyor musun buna?

Az önce bu satırları okurken “Evet, herkes göründüğünden farklı gerçekten” diyen sen değil miydin?

Başkaları senin gözünde “maskeli birer şarlatan, gerçekte göründüğünden farklı biriyken”  ya, peki sen?

Sen, Tanrının kusursuz insanı mısın?

Senin yüzünde de maske yok mu?

İçinde “sinsi ve gizli” bir öç alma duygusuyla yaşamıyor musun?

Başkalarının sana ne diyeceği, sen konuşurken, bakarken, susarken; tüm jest ve mimiklerinle…

Bu yazıyı okurken bile maskeni indirip bir anlığına kendin olabiliyor musun?

Olamıyorsun.

Böyle yaşamaya alışmışsın.

Senden öncekiler de böyle yaşardı çünkü.

Ataların da; deden de, nenen de, baban da, annen de böyle yaşarlardı.

Şaşırdın mı?

Bence şaşıracak bir şey yok. Bu, doğanın bir “kanunu” haline getirilmiş nedense…

İçimize ekilen “sevgi tohumları” değil, çünkü “nefret tohumları”.

Ve, karakterimiz “korkularımızın” ürünü.

Biyologlar buna “Soyaçekim” diyorlar. Yani kalıtım.

Onlara göre, her döl daima atasıyla “ortak noktalar” taşır. Karakter de, davranış da genetik “kodlanmayla” kuşaktan kuşağa aktarılır.

Genlerimizin “talmaçları” olan kromozomların üzerlerinde bulunan “gizli kodların” karşılıklı bölgelerinde yer alan ve bir karakteri temsil ettiği kabul edilen “Lokusların” karşılıklı diziliminde genlerden biri “baskın” olarak kendini ortaya koymaya çalışırsa buna “Baskın Gen” adı verilir.

Sanırım bizler de bu BASKIN GENLERİN oranıyla ilişkili bir hayat yaşıyoruz?

Genlerimizin karakteri “zayıf halkalardan” oluşuyorsa bizler de KORKULARI GÜÇLÜ bir hayat sürüyoruz. Tersiyse, zayıf bir hayat.

En azından Bilim İnsanlarının dediklerinden bunu anlıyorum.

Psikologların söylemleri “biraz” daha farklı.

Onlara göre, karakter ruhsal bir tavırdır. Kişi, çevreye göre kendini biçimlendirir ve “yaşam gardını” ona göre alır. Zamanla bu gard alma biçimi “genetik yatkınlıkla” yerine oturur ve kişinin üzerinden “çıkartamayacağı bir elbise gibi” olur.

Çünkü insanlar, “bizler” kendimiz gibi olmadığımız zamanlar bizi “anlıyorlar”.

Mesela, surat asmadığımız insanlara surat asmaya başladığımızda ya da onları sert bir biçimde eleştirip kırdığımızda bize daha “yatkın” oluyorlar.

Bizim istediğimiz “kalıba” girip, BİR DAHA BANA ÖYLE DAVRANMASIN korkusuyla istediğimiz gibi hareket ediyorlar.

Bizim “komutumuza” giriyorlar.

Biz ne dersek, ne istersek, ne düşünürsek, ne duyumsarsak öyle yaşıyorlar.

Ve bizler de aynı şekilde “başkalarının” komutuna girip öyle yaşıyoruz.

Çünkü bize öyle davrandıkları için “şartlı bir öğrenme gibi” gördüklerimizi başkalarının üzerinde “tatbik” ediyoruz.

“Biz de böyle yaparsak ipleri elimizde tutar, kendimize zincirleriz” diyoruz.

Kendimizi öğrenilmiş bu duyguyla tatmin ediyor, güçlendiriyoruz.

Bize böyle davranan ötekilerden “öcümüzü” bu şekilde alıyoruz.

Oysa diğer taraftan da başkaları “bizim iplerimizi” ellerinde tutuyor ve zincirleriyle kendilerine bağlıyorlar, bunu görmek istemiyoruz.

Korkuyoruz.

Bizler “bu dilden” anlıyoruz.

Elimizde ipleri olan, zincirlerle bize bağlı olanlar da bu dilden anlıyor.

Stockholm’de yaşanan o olay gibi bir “bilinçaltı çaresizliğimiz” var ve o bilinçaltı çaresizliğimizle “korkularımıza” zaman geçtikçe bağlanıyoruz.

1973 senesi iki genç, Stockholm’de bir banka şubesine girer ve bankadaki üç kişiyi altı gün boyunca rehin tutarlar. Altı gün boyunca rehin tutulan kadınlardan biri “olay” bittikten kısa süre sonra kendisini rehin alan soygunculardan birine “duygusal” olarak bağlanır. Sadece bununla kalmaz, onu savunur ve nişanlısını terk ederek hapishaneye düşmüş olan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.

Piskiyatr Nils Bejerot bu durumu inceler.

Değişik türden deneyler yapar ve önceki rehine alma durumlarını göz önünde bulundurarak bir araştırmaya gider. Sonuçlar öyle ilginçtir ki. Neredeyse bütün rehine alınma durumlarında kişilerin iç dünyasında böylesine bir “çatlakla” karşılaşır.

Kendisi buna sonradan çok meşhur olacak o ismi verir:  “Stockholm Sendromu”.

Bizler de Stockholm Sendromunda olduğu gibi “korkularımızla yaşadığımızdan” olsa gerek, “cellâtlarımız” olan insanların keskin ve kanlı kılıçlarına bedenlerimizi yaslamaktan “zevk” alır hale gelmişiz.

Aynı zamanda bizler de birer cellâdız.

Bizim de keskin ve kanlı kılıçlarımız var.

Ve o kılıçlarımızın üzerine kendilerini “isteyerek yaslayan” kurbanlarımız.

Kurban olduğumuz için hayat gittikçe “kalabalıklaşan bir saçmalıktan” ibaret oluyor.

Zamanla anlıyoruz ki saçma bir kalabalığın içerisinde yaşıyoruz.

Kimse kimseyi sevmiyor…

Yüzümüzde yalanlar…

Ruhlarımız, kendini gizlemenin telaşıyla bedenlerimizin kaburga aralarına gizlenip duruyorlar.

Çünkü herkes kendinden korkuyor.

Kimse kendisi gibi değil.

Kimse gerçek değil.

Sen gerçek değilsin.

Ben gerçek değilim.

Maskelerle yaşıyoruz…

Hayatlarımızı yaşarken sanki bir maskeli balodaymışçasına “reveranslarla” karşılıyoruz karşımıza çıkanları.

Onlar da sizi görünce reveranslarla çıkıyor karşınıza.

Birbirini aldatan insanlarız.

İçimizde nefret ve öç tohumları var

Reveranslarımız bir “intikam serenadı”.

Kaçıyoruz.

Bir şeylerden kaçıyoruz.

Adını koyamadığımız bir şeylerden…

İğrenç bir güdüyle, o seni sen ise bir başkasını içimizde “bileyleyerek”  yaşıyoruz…

Gülümsemelerimiz bizlere ait değil.

Ağlamalarımız.

Kızmalarımız.

Ve hatta susmalarımız…

Bir yazar “İçim nefretle dolu, öcümü alacağım sizden” diyor.

Ben, bir bilgisayarın başındayım…

Parmak uçlarım klavyenin tuşlarında…

İçimde “çırpıntılı bir nehir” karanlığa doğru akıyor…

Sizi size yazıyorum…

Çünkü YAZMAK ÖÇ ALMAKTIR, biliyorum.

yazmak-oc-almaktir

Bu habere hiç yorum yapılmamış.

GÜNÜN HABERLERİ

KÖŞE YAZARLARI

baslik

EN ÇOK OKUNANLAR

  • Malesef, bu hafta hiç haber girilmedi.
Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.