
Bazen birkaç saniye, uzun uzun anlatılamayacak hakikatleri yeniden hatırlatır.
Gündelik hayatın telaşı içinde evler yapıyor, arsalar alıp satıyor, şehirler büyütüyoruz; kazanıyor, harcıyor, planlar yapıyoruz. Binalar yükseliyor, şehir genişliyor, fiyatlar artıyor. Fakat bazen toprağın birkaç saniyelik titreyişi, bütün bu koşuşturmanın ortasında insanı durdurup yeniden düşündürüyor.
Yaşadığımız depremi de bu yönüyle yalnızca jeolojik bir hadise olarak değil; kendimiz adına bir ihtar, bir ikaz ve bir muhasebe vesilesi olarak okumamız gerektiğini düşünüyorum.
Elbette depremin bilimsel sebepleri vardır. Faylar, yer kabuğundaki hareketler ve bunların bilimsel izahları kendi sahasının konusudur. Fakat yaşananlardan ibret almak, kendimizi hesaba çekmek ve sorumluluğumuzu hatırlamak başka bir meseledir.
SANKİ BİR BİLDİRİM GELDİ
Deprem öğle saatlerine yakın meydana geldi.
Öyle ya, musibet çoğu zaman haber vererek gelmiyor. İnsanı hayatın olağan akışı içinde, kendisini emniyette hissettiği bir anda gafil yakalıyor.
Derken yer titredi.
Bildirim beklediğimiz yerden gelmedi. Telefon değil, üzerinde yaşadığımız toprak titredi.
Belki de bu yüzden o birkaç saniyelik sarsıntıyı, gündelik hayatın ortasına düşen bir ikaz gibi okumak gerekir.
KARAKÖPRÜ’NÜN HATIRLATTIĞI: FİYAT MI, KIYMET Mİ?
Depremin merkez üssünün Karaköprü olarak açıklanması bende ayrıca bir çağrışım oluşturdu.
Karaköprü, Şanlıurfa’nın önemli yerleşim bölgelerinden biri hâline geldi. Arsa ve konut fiyatları yükseldi, kiralar arttı, gayrimenkulün ekonomik değeri büyüdü.
Bunu depremin sebebine dair bir hüküm olarak değil, hadisenin düşündürdüğü bir anekdot olarak ifade ediyorum.
Ey mülk sahibi, ey müteahhit, mühendis, yapı denetim görevlisi, mimar, usta, satıcı, emlakçı ve alıcı; bir eve milyonlarca lira değer biçebilir, arsaların ve kiraların bedelini sürekli yükseltebiliriz.
Fakat yer birkaç saniye titrediğinde insanın zihninden piyasa değeri ya da kira getirisi geçmiyor. O anda ekonomik hesaplar geri plana düşüyor ve tek bir soru öne çıkıyor:
“Bu bina sağlam mı?”
Bir yapının fiyatı başkadır, kıymeti başka.
Fiyatını piyasa belirler; fakat bir yapının asli kıymeti, içinde yaşayan insanlara ne ölçüde güvenli bir hayat sunduğuyla ilgilidir.
Mülk kıymetlidir; fakat insan hayatından daha kıymetli değildir. Kazanç meşrudur; fakat başkasının güvenliği pahasına elde edilen bir kazanç, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir meseledir.
BİR BİNA ARTIK YALNIZCA BİR EV DEĞİLDİR
Modern şehirde inşa ettiğimiz şey, çoğu zaman tek bir ailenin yaşayacağı müstakil bir konut değildir. Bir apartmanda, hatta tek bir sitede küçük bir köy nüfusu kadar insan yaşayabiliyor.
Bu nedenle bir yapıda alınan kararların sonucu yalnızca o kararı vereni ilgilendirmez; onlarca, bazen yüzlerce insanın canı ve malı söz konusudur.
Bu noktada mesele şahsi bir tercih olmaktan çıkar; umumun hukukunu ilgilendiren bir alana dönüşür.
Yapı güvenliği de tek bir kişinin iradesiyle sağlanabilecek bir şey değildir; birbirini tamamlayan bir sorumluluk zincirinin sonucudur.
Doğru zeminde, doğru planlamayla başlayan süreç; mühendislik esaslarına uygun projelendirme, standartlara uygun malzeme ve doğru uygulama, etkin yapı denetimi ve kamu otoritesinin mevzuata uygun gözetimiyle devam eder. Yapı kullanıma açıldıktan sonra da malik ve kullanıcılar, taşıyıcı sisteme zarar verecek müdahalelerden kaçınarak bu sorumluluğu sürdürür.
Zincirin herhangi bir halkasındaki ihmal, diğer halkaların gösterdiği özeni de boşa çıkarabilir.
Projeden taviz verilmişse, uygulama gerektiği gibi yapılmamışsa, denetim eksik kalmışsa, mevzuata aykırılıklar görmezden gelinmişse ve bunların üstüne “Bir şey olmaz.” denmişse; ayrı ayrı küçük görünen ihmaller birikir.
Şehir hayatında bazen “bir şey olmaz”ların toplamı, büyük bir felaketin zeminini hazırlar.
Bu işin şakası yoktur.
Çünkü söz konusu olan yalnızca bir bina değil; insan hayatı ve umumun hukukudur.
ŞEHİR, MEDENİYET VE DİĞERGÂMLIK
Medine şehir demektir. Medeni olmak ise birlikte yaşayabilme ahlakını taşıyabilmektir.
Benim güvenliğim hiç tanımadığım bir mühendisin hesabına; çocuğumun güvenliği bir ustanın işçiliğine; komşumun güvenliği ise benim ortak yapıya nasıl davrandığıma bağlı olabilir.
Bu nedenle şehir hayatı, insandan yalnızca kendisini düşünmesini değil, diğergâm olmasını ister.
Diğergâmlık, gayrın derdiyle dertlenmektir.
“Benim binam sağlam olsun.” demek yetmez; komşunun binasının da sağlam olmasını istemektir.
“Benim çocuğuma bir şey olmasın.” demek yetmez; başkasının evladının emniyetini de dert edinebilmektir.
Müteahhit açısından diğergâmlık, o binada kendi ailesi yaşayacakmış gibi hareket etmektir.
Mühendislikte ve yapı denetiminde diğergâmlık ise yine aynı hassasiyettir: O yapıda kendi annesi, babası, eşi, çocuğu oturacakmış gibi tetkik etmektir. Gördüğü eksiği küçük görmemek, teknik gerekliliklerden taviz vermemektir.
Çünkü insan, kendi ailesinin yaşayacağı bir binada göstereceği hassasiyeti, başkasının ailesinin yaşayacağı bir yapıda da gösterebilmelidir.
Şehir ahlakı biraz da budur:
Tanımadığımız insanların canını, tanıdıklarımızınki kadar aziz bilmektir.
Belki de medeniyetin en sade tariflerinden biri şudur:
Kendi derdimizle uğraşırken gayrın derdini unutmamak.
MERHAMETİN SORUMLULUĞA DÖNÜŞEN HÂLİ
Merhamet çoğu zaman bir başkasının acısını hissetmek zannedilir. Oysa şehir hayatında merhamet, başkasının zarar görme ihtimalini zarar ortaya çıkmadan dert edinmek demektir.
Yapı üretim sürecinde bu sorumluluk, maliyet ve kazanç hesabı karşısında insan hayatını unutmamayı gerektirir.
Mühendislikte ve denetimde bu sorumluluk, yapıya yalnızca evrak ve imza üzerinden bakmamayı; yapının mevzuata ve tekniğe uygun, depreme karşı güvenli olup olmadığını esas almayı gerektirir.
Hukuk hakkı korur; merhamet ise o hakkın arkasında bir insan bulunduğunu hatırlatır.
SABIR: HAK VE HAKİKAT ÜZERİNDE SEBAT
Sabır çoğu zaman sadece musibet geldikten sonra ona tahammül etmek sanılır. Oysa sabır, musibet gelmeden önce de vardır.
Âlimler sabrı; musibete karşı sabır, mâsiyete karşı sabır ve taat üzere sabır olarak ele almışlardır.
Konumuz açısından özellikle mâsiyete karşı sabır üzerinde durmak gerekir.
İmkânı varken yanlışa sapmamak; menfaat çağırsa bile haksızlıktan uzak durmak; nefsin, kazancın ya da kolay olanın peşinden gitmek yerine hak ve doğru olan üzerinde sebat etmek…
Yapı güvenliği söz konusu olduğunda bunun çok somut karşılıkları vardır: Daha fazla kazanç mümkünken malzemeden veya uygulamadan taviz vermemek; işi hızlandırmak uğruna teknik bir eksiği görmezden gelmemek; bir tanıdığın hatırı için mevzuata aykırı bir uygulamaya göz yummamak; kimsenin fark etmeyeceğini düşünsen bile bir kusuru “Nasıl olsa bir şey olmaz.” diyerek geçiştirmemektir.
Sabır, yanlışı yapabilecek imkâna sahipken yapmamaktır.
Asıl marifet; doğru olanın maliyet çıkardığı, kazancı azalttığı, işi geciktirdiği yahut birilerinin hatırına dokunduğu yerde başlar.
Tam da burada ölçü berraklaşır:
“Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmez.”
BİR BİLDİRİM GELDİ
Belki o gün toprağın birkaç saniyelik titreyişini, bütün bunları yeniden düşünmemiz için gelen bir bildirim gibi okuyabiliriz.
Bildirim geldi.
Hepimiz hissettik.
Şimdi mesele yalnızca o sarsıntıyı hatırlamak değil; gereğini hayatımıza taşıyabilmek.
Doğru zeminde doğru yapıyı inşa etmek; mühendisliğin ve tekniğin gereğini yerine getirmek; kendi ailemiz yaşayacakmış gibi tetkik etmek, denetlemek; umumun hukukunu korumak; şahsi menfaatimize uygun düşmese bile hak ve hakikat üzerinde durmak…
Çünkü şehir yalnızca betonun, demirin, yolların ve binaların toplamı değildir; birbirinin hayatına emanet edilmiş insanların birlikte yaşadığı yerdir.
Bu emaneti taşıyabilmek ise biraz diğergâmlık, biraz merhamet ve çokça sabır ister.
Ve ölçü değişmez:
“Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmez.”













