
Dün başladı bayram tatili. Benim için bayram hep acı ve ayrılığın adı olmuştu. Dün yazdığım bir yazıda kardeşimin ölümünü üzerinden yıllar geçse de yüreğimi nasıl yaktığını o gündür bu gündür bayramların beni nasıl hüzünlendirdiğini sizlerle paylaşmıştım.
Dün resmi kurumlarda çalışanlar vedalaştı. Kimi yola koyuldu, kimide bayram telaşıyla çoluk çocuk alışverişe çıktı.
Dün gece geç saatlere kadar ayaktaydım. Evdeki bayram temizliği, çocukların bayram alışverişinden dolayı sahurdan sonra uyuya bildi. Uyumaya çalışırken “inşallah bir olay olmaz öğlene kadar yatarım” demiştim.
Sabah erken saatlerde telefonun sesiyle uyandım, çok sevdiğim bir dostum; üzüntülü ses bir tonuyla “uyan kaza var ölüler yerde, ben buradan iki tane görüyorum olay yerine gel.”
Elimi, yüzümü yıkamadan yola koyuldum. Kaza Şanlıurfa Siverek kara yolu üzerinde bulunan Siverek Meslek Yüksek Okulu yanında olmuştu.
Ambulans, jandarma, polis olay yerindeydi. Kameram ve fotoğraf makinemi çıkarıp çekemeye başladım. Birkaç metre ilerde ceset torbasının başında bir adam, elini ceset torbasının baş kısmının altına koymuş. Gazeteci olduğumuzu anlayınca boşta kalan elini havaya kaldırarak” Çekmeyin, Çekerseniz Allah’ın huzurunda sizden davacı olacağım” Adam yaralı olmasına rağmen o çok sevdiği insanın ölüm torbası içinde görüntülemesini istemiyordu.
Adama “rahat ol tamam istemezsen çekmeyiz” dedim.
Biraz ilerleyip ne zor bir meslek seçtiğimizi bir kez daha anladım. Biz görevimizi yapıyorduk. Çekmek zorundaydık. Bu tür görüntüler özellikle trafik kazalarında insanlarımıza ders olur mu bilmiyorum, bu adamın çığlıkları yüreğimi ağlatıyor. Allah’ım kurban olduğum Allah’ım, insanın yüreğini ağlatan bulutları bile utandıran bu çığlığı duy Allah’ım.
Adamın çığlığı çığlığıma dönüyor; 24 yaşında ki kız kardeşimin üzüm karası saçlarını hastane morgunun o soğuk mermer taşında gördüğümde böylesine çığlık atıp feryat etmiştim.
Adam ceset torbasının içinden dışarıya sarkan parmaklarında yüzük bulunan eli öpüyor, okşuyordu. Yüzüklerden anladım ki ceset torbasının içinde genç bir kadının bedeni duruyordu. Adam ceset torbasının başından ayrılmıyordu, yaralı olmasına rağmen ambulansa gitmiyordu. Adamı ikna etmek için acil 112 sağlık ekipleri tekrar cesedin başına gelip kalp grafiğini çektiler. Adam ikna olmuyordu.
Ortalığın sakinleşmesini bekliyordum. Olmuyordu, adamı ikna etmek mümkün değildi. Cesedin başına tekrar geliyor, cesedin elini, ayağını öpüyor, belki son kez sevdiği o insanın kokusunu yüreğine çekmek istiyordu.
Adamın gözü tekrar bize takılınca bağırarak “Eğer bir kare fotoğraf bir yerde yayınlanırsa Allah bu acıyı size de yaşatsın”
Yanına gidip sarılıp acısını paylaşmak istiyorum. Onun için hayat durmuştu yaralı olmasına, ayakta zor durmasına rağmen sadece bize isyan ediyordu. Biz görevimizi yapıyorduk. Bu manzaraların yaşanmamasını istememize rağmen maalesef tür haberlere uyarılara rağmen trafik terörü devam ediyordu. Her yıl binlerce insanımız böyle sevdiklerinin çığlıkları arasında göçüp gidiyor bu yalan dünyadan.
Orada bulunan vatandaşlar yerde yatanın adamın eşi olduğunu söylediklerinde kafamda eş, sevgi, aşk soruları tekrar canlanmaya başlandı. Bu güne kadar birçok ölümü fotoğraflamıştım. Bu sevgi karşısında utanarak ta olsa görevimi yerine getirip ölüyü siyah ölüm torbası içinde yaralı olmasına rağmen sevdiği kadının başından ayrılmayan adamı uzaktan fotoğrafladım.
Kazanın bilgilerini toparlamak için hastaneye geldim. Cenaze arabası morga yanaşınca o adamı kan revan içinde morgun önünde beklerken buldum. Kimse yoktu yanında ölümün yalnızlığı şimdiden çökmüştü genç omuzlarına.
O kendine ağlıyordu. Ben ondan uzak yaşamımda ilk kez gördüğüm ona ve ceset torbasının içindeki sevdiği insana ağlıyordum.














