
Demirci Mehmet, benim samimi yiğit canımın bir yarısı öteki ben olan demirci Mehmet, deyim yerinde ise acılarla hamur gibi yoğrulup emeğe insana saygısı yüreğinde abideleşmiş bir insan.
On beş Temmuz gecesinde yaşanan faşist darbe teşebbüsünün ardından milyonlar sokaklara caddelere sel gibi akıp demokrasi düşmanlarına geçit vermedi.
Türkiye’nin tüm il ve ilçelerinde demokrasi nöbeti devam ediyor. Meydanları dolduranlar tarafı oldukları siyasi partileri bir yana bırakıp tek yürek, tek yumruk demokrasi mücadelelerine devam ediyorlar.
Siverek’te demokrasi nöbetine gelenlerden biri de bir zamanlar çocuk yaşta faizime karşı dik durduğu için, henüz on altı yaşında bir çocukken, kelimenin başka bir anlamıyla annesinin gönül bahçesinde gonca bir gül iken, bir sabah radyodan yayılan kahramanlık şarkıları ve darbe anonsları arasından annesinin gönül bahçesinde bir kasaturanın darbeleriyle annesinden koparılıp alınmıştı.
Darbeciler ve onun eli kanlı katilleri, Demirci Mehmet’in çocuk olduğuna bakmaksızın bir yetişkinin bile kaldıramayacağı işkencelere maruz tuttular. Mehmet Ortadoğu coğrafyasında Filistin isminde bir halk olduğunu bilmeden sorgucu cellâtlar onu Filistin askısıyla tanıştırdılar. Cinsel organına ve başparmaklarına bağlanılan elektrik akımıyla haykırırken onun bu haykırışlarından zevk alan darbeci polis ve askerler alay ederek sorgularına devam ediyorlardı.
Mehmet 16 yaşındaydı. Okuryazar değildi, duyarlıydı sınıf kavgasına okulla giden ağabeylerinden öğrenmişti dört harfli işçi sınıfını. Duyarlı olduğu kadar sevdalıydı yaşama. Darbeciler hiçbir neden yokken birinin işaretiyle günlerdir ona işkence yapıyorlar sözleriyle onurunu incitiyorlardı. İşkencenin kırkıncı günde işkenceciler umutlarını yıkmış yaşam arzusun öldürmüşlerdi.
Sorgular geceler boyu sürdü. On altı yaşında bir çocuk ne kadar tehlikeli olabilirdi? Demirci Mehmet’e kendisine sorulan soruların hiç biri cevaplamamıştı, bilmiyordu neyi cevaplayacaktı. Darbecilere ismi verilmişti. Darbeci polis ve askerler ismini verenlerin kendisine iftira attığını masum olabileceğini hiç düşünmediler. Küçük bir işaret Mehmet’in yaşamını alt üst etmişti.
Annesi bir yıl sonra izini buldu Diyarbakır 5 nolu zindanında. Uzun yıllar sorgusuz sualsiz yaşamını çaldılar.
Beş nolu Diyarbakır zindanı dünyanın en kötü zindanıydı. Onlarca insan sakat kalmış onlarcası o işkence hanede yaşamını yitirdi.
Devletin üst kademesi özellikle genelkurmayı o vahşeti yıllarca görmemezlikten geldi. Orada yapılan insanlık dışı uygulamalar ülke insanını kendi devletine karşı kin tutmaya sürükledi.
Yıllar sonra Türkiye Başbakanı Olarak Diyarbakır’a gelen Recep Tayip Erdoğan Diyarbakır Zindanında insanlık dışı uygulamaların ve vahşetin merkezi olduğunu söyleyip askeri darbe sonrası ilk kez bir işkence merkezini resmi olarak bir başbakan tarafından kabul edilmesi aynı zamanda demokrasi rüzgârının ülkede esmesinin de bir göstergesiydi.
Demirci Mehmet’in o dönemde zindan arkadaşlarının bazıları şu an milletvekili olarak görev yapıyor. Bunlardan biri de yazar Orhan Miroğlu’dur. Mehmet zaman zaman bana çektiklerini çocuk yaşında onurunu korumak için nasıl direndiklerini, ölüm orucu ve açlık görevlerinde çivi ile sabuna yazdığı şiirlerini anlatmıştı. Eğer bir gün ölmezsem onun hayatını yazmayı düşünüyorum.
Siverek’te tarihi paşa konağının önünde tutulan demokrasi nöbetinin ilk gününden bu güne kadar onu bir köşede darbeye karşı nöbet tutanlarını içinde görüyorum.
Yanına gittiğimde sohbetimizin tek konusu” temmuz darbe konusuydu” Mehmet olaya farklı bir şekilde yanaşıyordu.
Bak dedi dostum” bu halka karşı bir suçtur, 1980 yılında darbe tüm toplumda yaralar açtı. Kayıplar, işkencede ölenler, suçsuz yere hapishanelerde çürüyenler, köy yakmalar, tecavüzler daha onlarca vahşi olay yaşanmıştı. Halk dik durmasaydı ölmeseydi meydanlarda binlercesi işkenceyle ölecekti. Hiçbir siyasi parti ve ideoloji gözetmeksizin tanklara karşı durmalıyız yoksa zalim postal sahipleri kirli postalarıyla onurumuzu her gün kirleteceklerdi. Onun için ölümüne direnmek gerek, 12 Eylül 1980 yılında yaşanan vahşeti insanlık dışı uygulamaları, bu gün ki kuşaklara aktarmamız belgeleriyle halka sunmamız gerek! ..”
Ülkesini insanını seven, yıllarca gördüğü işkenceye rağmen yüreğinde kin tutmayan bu insanın anlatımları karşısında insan darbelerin ne kadar acımasız bir yönetim biçimi olduğunu daha iyi anlıyor.
Mesele bir partiye darbe meselesi değil mesele halkı iradesine ipotek koyma meselesidir. Onun içindir ki insanlık onurunu ve haysiyetini korumak isteyen 7’den 70’e her kesin demokrasi nöbetlerinde dik durması gerek…














