
Yazıma, yıllar önce okuduğum bir kitaptan aklımda kalan şu düşünceyle başlamak istiyorum:
“Eskiden insanların tek tanrısı vardı. Ona inanır, ona ibadet ederlerdi. Sonra insanlar kendi elleriyle yeni tanrılar oluşturdular; servete, makama ve güce tapmaya başladılar.”
Bugün bu “yeni tanrıların” en görünür simgesi ise koltuktur.
Elbette her makam sahibini aynı kefeye koymak doğru olmaz. Görevini hakkıyla yapan, halkın içinde yaşayan, bulunduğu makamı bir hizmet aracı olarak gören insanlar da var. Ancak kabul etmek gerekir ki bazıları, oturdukları deri koltuğun altına adeta kibir minderini yerleştiriyor. O koltuk yükseldikçe, tevazu azalıyor; makam büyüdükçe insan küçülüyor.

Ama bunun tam tersini yapanlar da oldu. Koltuğa yapışmadılar. Makamlarını halktan kopmak için değil, halka daha yakın olmak için kullandılar. Görevleri bittikten sonra da aynı sokaklarda yürüdüler, aynı insanlarla selamlaşmaya devam ettiler. İşte geriye kalan da budur.
Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi davranıyorlar. Sanki devran hiç değişmeyecek, hesap günü hiç gelmeyecek…
Tarih bunun örnekleriyle dolu. Gücü eline geçirip halkına zulmedenler sadece bugünün meselesi değil. Sezar’dan Nero’ya, Kenan Evren’den günümüzün küçük koltuk sahiplerine kadar nice isim, kendilerine verilen yetkiyi millete hizmet için değil, millete hükmetmek için kullandı.
Ne acıdır ki kimi zaman toplum da bu kibri besledi. Yetkiyi emanet verdiği insanların karşısında eğilmeyi marifet sandı. Oysa makamlar, insanı büyütmek için değil, sorumluluğunu artırmak için vardır.
Zalimlerin ortak bir kaderi vardır. Güçleri bittiğinde yalnız kalırlar. Bir zamanlar kapılarında kuyruk olan insanlar ortadan kaybolur. Birlikte çalıştığım, isimlerini hafızama kazıdığım bazı koltuk sahipleri, görevleri sona erdiğinde yaşadıkları memleketi bile terk etmek zorunda kaldılar. Çünkü çarşıya çıkacak yüzleri kalmamıştı.
Ama bunun tam tersini yapanlar da oldu. Koltuğa yapışmadılar. Makamlarını halktan kopmak için değil, halka daha yakın olmak için kullandılar. Görevleri bittikten sonra da aynı sokaklarda yürüdüler, aynı insanlarla selamlaşmaya devam ettiler. İşte geriye kalan da budur.
Aslında koltuk sevdası insanlık tarihi kadar eskidir. Sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla birlikte servet sahipleri, sadece zengin olmayı yeterli görmedi; yönetmeyi, hükmetmeyi ve toplum üzerinde denetim kurmayı hedefledi. Korku, baskı ve çeşitli söylemlerle insanları yönlendirmeye çalıştılar.
Köleci toplumdan bugüne kadar değişen çok şey oldu ama koltuk tutkusu pek değişmedi. Hâlâ bazıları, oturdukları makamı koruyabilmek için insanların duygularını ve inançlarını kullanmaktan çekinmiyor. Halkın gözünün içine baka baka aynı söylemleri tekrarlıyor.
Oysa makamın gerçek değeri, geride bıraktığı hizmettir.
Buradan özellikle küçük makamların büyük sahiplerine birkaç sözüm var:
Bakın güzel kardeşim; siz Kenan Evren’den de güçlü değilsiniz, bu toprakların nice ağalarından da… Siz de bir gün o koltuktan kalkacaksınız. Geriye sadece yaptıklarınız kalacak.
“Ben, bana, hep bana” demekten vazgeçin.
Biraz da hamal Bekir’i düşünün. Pazarcıyı düşünün. Emekçiyi, çiftçiyi, işsizi, dar gelirliyi düşünün. Çünkü o koltuklar sizin mülkünüz değil; milletin emanetidir.
Unutmayın…
Bir gün hepimiz aynı musalla taşına uzanacağız.
Arkamızdan edilen duaların mı, yoksa bedduaların mı daha fazla olacağına bugün verdiğimiz kararlar belirleyecek.
Velhasıl…
Koltuk ilah değildir; sadece geçici bir emanettir.













