
Yazının başlığı şen bir türkünün mısralarını hatırlatsa da gerçek öyle değil. Belki de bu yazının başlığı şu olmalıydı; “güneşin altında üşüyordu yoksul fideleri.” Hayat televizyonların pembe dizileri kadar tatlı ve gülümsetici değil maalesef. Acı, hem de zehir zıkkımdır bazıları için.
Sabahın erken saatlerinde devlet dairelerindeki emekçiler iş başı yapmadan önce, daha doğrusu bazı emekçiler güneş doğmadan önce uyanıp ekmek kavgasına başlamış oluyor.
Gazeteci arkadaşım Cuma Sarı ve Mevlüt Bayraktar bir habere gideceklerini, benim içinde bir değişiklik olacağını söyleyip beni de yanlarında götürdüler.
Tarla çok uzakta değildi. Siverek Feribot yolunun üzerindeydi. Güneş yeni doğmaya, dünyayı ısıtmaya başlamıştı.
Uzaktan tarla içinde çalışanlar karınca misali hareketli, bir o kadar küçük görünüyorlardı.

Yanlarına vardığımızda bir iki yaşlı bayanın dışında çalışanları tamamı genç kızlardan oluşuyordu. Bazıları çocuk yaştaydı, okulda olmaları gerekirken ellerinde ortaklar çıplak ellerle çeltik biçiyorlardı.
Gazeteci olup yaşamlarını haber yapmak istediğimizi söylediğimizde, ‘genç olanlar’ “bu rezilliğimizi çekip ne yapacaksınız?” Bu söz kurşun kadar ağır yaraladı beni, oysa onların yaşamı alın teri ekmek kadar mukaddesti. Utanması gerekenler, rezil yaşamı olanlar onlar değil, bu halkın emeğini sömürüp onları yoksul bırakanlardı.
Bazıları bize izin verdi. Yüzleri zaten kapalıydı. Çekimlere başladığımızda rahmetli kız kardeşim Emine düştü aklıma. Arkadaşlarım fark etmese de gözlerim dolmuştu. Orada çalışanları tamamı birer Emine oldu gözlerimde. Emine de bu bacılarım gibi gündelikçi olarak tarlada taş topluyordu, bazen elleri kan içinde kalırdı. Yoksulluğumuz, acılı günlerimiz ve Emine bacımın beyaz kefen içindeki hali düştü gözlerime.

Çekimlere kaldığımız yerden devam ettim. Genç ve bir o kadar zayıf, cılız bir bacımla konuşmaya çalıştım.
“ Ağabey biz saat beşte uyanıyoruz tarlaya geliyoruz. Günlüğümüz 35-40 TL bunun beş TL’sini elçi (daybaşı) alıyor. Ben çocuğumu evde bıraktım, akşam saat beşe kadar burada çalışıyorum. Evimiz kira, bu yıl 4 Bin TL kira bedeli verdik. Eşim işsiz mecburen buraya gelip çalışıyoruz”
Elbiseleri, yaşları farklıda olsa, sonuçta hepsi bayan, Güneş yüzlerini karartmasın diye yüzlerini kapatmışlar, bazıları bilemem hangi zengin firmanın dağıttığı eşantiyon şapkayla güneşten korunmaya çalışıyor.

Yüreğim bir tuhaf oldu bugün. Yüzlerce TL harcayıp makyaj malzemesi alan, marka dışında elbise giymeyen, kanatlı taksileri altında buna rağmen mutlu olamayan kadınlar geldi aklıma.
Allah kadınları belki eşit yaratıyor ama yaşam kadınlara eşit bir hayat sunmuyor. Biz çekimlerimizi bitirdiğimizde tarlada benim gözümde birer cennet çiçeği olan bacılarım bir baş soğan ve bir dilim peynirle kahvaltı yapmaya başladılar. Yaşı daha olgun olan kadınlar zamanında su gelmediği için sitem ediyordu.

Yüreğim ağlamaklı ayrılıyorum. Ah be Emine bacım sayılarınız o kadar çok ki hanginize yanayım. Dede Keko kurban ben hanginize öleyim.
Bari ölüm olmasaydı, 22’sinde ardında bir çocuk bırakarak, taşlarını temizlediğin bu bahtı kara memleketin toprağına düşmeseydin.















Şükrü abime çok çok teşekkür ederim