
Son günlerde ilçenin kenar mahallelerinde geziyorum. Sokaklar adeta boş. Daha bir ay öncesine kadar sokakta oynayan çocukların sesi insana huzur verirken kuşları ürkütüyordu.
Kalabalık kadın ve erkeklerin sokaklarda boy gösterdiği günlerden eser yok mahallede. Savaş halindeki İran ve İsrail’in sokaklarından daha sessiz.
Tanıdığım mahalle bakkalının ısrarıyla oturup sohbet etmeye başladım. Uzun bir süre oturmama rağmen müşteriden eser yok. Mahallede bir sessizlik var. Oysa çok değil, birkaç gün önce gelmiştim buralara. Durum esnaf açısından bu kadar vahim değildi.

Yazmakla olsa gece gündüz yazarız. Para sahipleri bizden daha iyi biliyor sanayinin gelişim yollarını. Fakat ne hikmetse onlar fabrika çarkları yerine nohut, mercimek ekmeyi daha doğru buluyorlar.
Sorularımla belli ki bazı şeyleri hatırlattım bakkala. Hüzünlü bir ifadeyle;
“Sadece bizim mahallede değil, diğer kenar semtlerde de durum farklı değil. En az 6 ay böyle olacak. Aslında bu durum yeni değil, her yıl manzara aynı. İnsanların çoğu tarım işçiliğine gidiyor. Altı ay çalışıp altı ay kazandıklarını harcıyorlar. Ben de zamanında gittim. Çocukların çoğu okul tatil olmadan 45 gün önce okuldan alınıyor. Yani insan mecbur olmazsa gitmez. Vallahi çalışılması bir yana, çadırlardaki zorlu yaşam koşulları, tuvalet ve banyo yokluğu insanı perişan ediyor. Bazen insan kendi kokusundan iğreniyor. Memleketimizde doğru dürüst fabrika olsa kimse yüzlerce kilometre uzaklara gitmez. El âlem tatile gidiyor, biz çile çekmeye.”
Sohbetimiz koyulaşıyor. Bu mahallede çocukların çoğunun eğitimi yamalı bohça gibi. Bırakın üniversite eğitimini, liseyi bitirenlerin sayısı bile çok az. Ailesiyle birlikte tarım işçisi olan çocukların kaderi anne ve babalarıyla aynı. Yoksulluk gömleğini daha küçük yaşta giymeyi kader biliyorlar. Çoğunun sağlık güvencesi yok. Hastalanınca kazandıkları paranın bir kısmı ilaç masrafına gidiyor.
Siverekliler olarak bunların çoğunu biliyoruz. Klasik tarım işçisinin yaşamı hep birbirine benzer. Konuyu ekonomiye getiriyorum.
Alaycı bir gülümsemeyle;
“Ya zaten az da olsa halkın geçimi olsa neden bu rezilliği ve zorlu yaşamı seçsinler ki?”
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Bey’in açıkladığı ekonomik büyümeden söz ediyorum. Bakkal arkadaş alaycı bir gülümsemeyle;
“Vallahi büyüyen mahallenin borç defteri.”
diyor. Elindeki defteri bana uzatarak veresiye verdiği malların yerine yenisini koyamadığından yakınıyor.
İçinde bulunduğumuz durum Sivereklice bir türkü gibi:
“Tamburam sarı bağlar,
Bakkal söyler, mahalle ağlar.”
Türkiye’nin ekonomik durumu ortada. Siverek de uzayda bir yer olmadığına göre, bacalardan yemek kokusu yerine yoksulluğun ağır kokusu sinmiş mahallenin üzerine.
Tam kalkmışken bakkal arkadaş bana bir öneride bulunuyor:
“Diyorum ki yazsanız, belki memleketin toprak sahipleri ve zenginleri bir iki fabrika açar da bir nebze yoksulluk azalır.”
Yazmakla olsa gece gündüz yazarız. Para sahipleri bizden daha iyi biliyor sanayinin gelişim yollarını. Fakat ne hikmetse onlar fabrika çarkları yerine nohut, mercimek ekmeyi daha doğru buluyorlar.
Ekonomide adil ve hakkaniyetli bir paylaşım halka sağlanmadıkça bu hep böyle gider. Hangi padişah, hangi iktidar olursa da olsun çark zenginden yana döner, fakirin ise bulamaçta dişi kırılır.
Yazılacak çok şey var. Anlatılacak çok güzel hikâyeler var.
Kürtlerin dediği gibi:
“DIL HEYE TEKET TÜNNE!”













