
“Kim demiş fakirlik var, hele bunlara bak!”
Bu söz benim değil. Ben bu kentte fakirliğin en katmerlisini bilirim, hem de çok iyi bilirim. Birçok Siverekli gibi ben de o fakirlik cehenneminden geliyorum. Çocukluğum ve gençliğim o cehennemin içinde geçti. İnanın, en çok o cehennemde ben ve benim gibi olanlar yandı!
Değerli bir arkadaşım beni kahve içmeye bir kafeye davet etti. Gittiğimiz kafede kadın ve erkeklerden oluşan kalabalık bir grup vardı. Kahvelerimizi içerken arkadaşım, kafenin dolu tarafını işaret ederek:
“Ya kekom, kim demiş bu memlekette fakirlik var?” dedi.
Fotoğrafın görünen yüzü öyleydi. Burada kahve olsun, su olsun fiyatlar normal kafelerin iki katıydı. Arkadaşıma memlekette bir avuç zenginin olduğunu, bunların da bir avucun serçe parmağı kadar az olduğunu anlatmaya çalıştım.
“Kim demiş fakirlik var?” sorusu aklıma takıldı.
İşsizliğin Türkiye ortalamasının üzerinde olduğu ve Türkiye’nin en çok yoksulunun yaşadığı Siverek’te, kafelerde para harcayan, babadan dededen zengin olmayan insanların buralardaki harcamalarının musluğu nereden akıyor?

Sizler de rastlamışsınızdır; elinde bir tabletle gezen ve rastgele insanlara kredi kartı veren görevliler var. Bunun cezasını maalesef bazen aile fertleri birlikte çekiyor.
Bu soru kafamda dolaşmaya başladı. Çok da araştırmama gerek kalmadan, lüks yaşam tutkusu olan, “Ne derler?” kaygısıyla marka giyinen insanların harcamalarının kaynağının, günümüzün tuzağı hâline gelen kredi kartları olduğunu anladım.
Bu arkadaşlar yeni edindikleri kız arkadaşlarına “zenginim, varlıklıyım” fotoğrafı göstermek, ekonomik olarak cennette olduklarını ispat etmek uğruna hiçbir gelirleri olmadığı hâlde taşıma suyla değirmenin çarkını döndürmeye çalışıyorlar.
Bu çark dönerken yalanın bin bir türlüsü havada uçuşuyor. Birçoğu, yalancının mumunun yatsıya kadar yandığının farkında bile değil.
Bu insanların geçici cennetleri, Alamut Kalesi’nde Hasan Sabbah’ın sahte cenneti gibi, eve gelen icra kâğıdıyla son buluyor.
Sizler de rastlamışsınızdır; elinde bir tabletle gezen ve rastgele insanlara kredi kartı veren görevliler var. Bunun cezasını maalesef bazen aile fertleri birlikte çekiyor.
Aklımın almadığı şey ise şu: Hiçbir geliri olmayan, gelirleri sorgulanmayan insanlara bankalar nasıl oluyor da şeker dağıtır gibi kredi kartı dağıtabiliyor?
Sonuç olarak; karşı cinse caka satmak için giyilen kaliteli marka giysilerin bedeli ağır oluyor. Sorumsuzca yapılan harcamaların cezasını bazen babalar ceketlerini satarak ödemek zorunda kalıyor.
Yerinde kullanmasını bilenler için kredi kartları, kötü arkadaştan daha iyi bir dosttur zor günlerde. Fakat çoğu gencimiz, hatta sadece gençler değil, birçok insanımız kredi kartındaki limiti babasının parasıymış gibi kullanıyor.
Psikolojik olarak nakit para vermediği için, karttaki harcamaların sonucunu düşünmeden tüketiyor. Kısacası teknolojiyi adam gibi kullanmayı beceremediğimiz gibi, insanca yaşamayı ve olduğumuz gibi görünmeyi de beceremiyoruz.
Bu beceriksizlik bizi de aile fertlerimizi de zora sokuyor.
Kafede gördüğümüz insanların birçoğu maaşlı olmasına rağmen kredi kartlarının ancak asgari tutarını ödeyebiliyor.
Hiçbir geliri olmayan insanlara sorduğumda:
“Abi, banka bana ne yapacak? Beni mi haciz edecek?” diyorlar.
Ben de onlara şunu söylüyorum:
“İsminizin hiç mi değeri yok?”
Bu haciz gelse, hiçbir mal varlığınız olmasa bile isminize haciz koyacak. Oysa insanın ismi tüm mal varlıklarının üstündedir. Hiçbir maddiyat insanın isminden daha değerli değildir.
Kapitalist düzenin kirlettiği en değerli varlık insanın ismidir.
Yani anlayacağınız; zengin olanlar bir avucun serçe parmağı kadardır. Gerisi ise Sivereklilerin dediği gibi:
“Ne elde var ne avuçta!…”













